Çok Okunanlar

Sercan'ın Başı Twitle Dertte Molla Fenari Ulaşımı Firavun Böceği Yeni Otobüs İlgi Çekti Kaçırdığı Gollere Yanıyor

Çok Yorumlananlar

Henüz Yorum Eklenmemis

TOPLUMSAL AÇIDAN FELSEFE

  Ahmet Cevizci

          
         TOPLUMSAL AÇIDAN FELSEFE

Felsefeye, toplumsal ve politik düzlemde de çok ihtiyaç duyarız. Bunu bilmek için felsefenin, onun adını hiç işitmemiş olanların hayatları üzerinde bile doğrudan bir etki yaptığını anımsamak yeterli olabilir. Felsefe, dünyaya ilişkin bakış açımızı etkiler; o, bu etkiyi dolaylı yoldan yazılı eserler, medya ve sözlü gelenek aracılığıyla yapar. Örneğin Hristiyanlığın ve İslamiyet’in bir din olarak biçimlenmesinde, felsefenin önemli bir rolü olmuştur. Aynı şekilde, siyaset alanında da felsefi kavram ve fikirlerin etkisinin büyük olduğunu söylemek gerekir. Örneğin İngiliz filozofu John Locke [Con Lok] (1632-1704)’un Amerikan Anayasası ve İnsan Hakları Bildirgesi üzerindeki etkisi büyük olmuştur; Jean Jacques Rousseau [Jan Jak Ruso] (1712-1788)’nun düşünceleri de, Fransız Devrimi’nin doğuşunda önemli bir rol oynamıştır. İnsanoğlunu derinden etkilemiş bazı politik ideolojilerin, örneğin liberalizmin, muhafazakârlığın ve sosyalizmin kaynağında, yine filozofları buluruz.

Felsefeye ayrıca, demokrasinin gelişimini ve işleyişini temin etmek için ihtiyaç duyarız. Günümüzde, kimi eksiklerine rağmen, demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğu hemen herkesçe kabul edilmektedir. Felsefe, demokrasinin gelişmesine ve işleyişine önemli katkılar yapar. Zira, demokrasi, insanlar eleştirel bir bakış açısına sahip oldukları zaman işler; demokrasi kültürü, insanlar olan biteni farklı yönlerden görebilmeyi, kendilerini ve başkalarını sorgulayabilmeyi öğrendiklerinde yerleşir. Demokrasi, sadece insanlar ön yargısız ve hoşgörülü olabildikleri zaman yürür. İnsanlara bu temel alışkanlıkları ve erdemleri kazandıracak olan şey de yalnızca felsefedir, felsefi bir bakış açısıdır.

Çok daha önemlisi felsefeye farklılıklara saygı göstermek, başkalarıyla birlikte yaşamanın asgari koşullarını temin etmek için ihtiyaç duyarız.

Bir oyuncak için kavga eden ya da kavgayı kimin başlattığı konusunda birbiriyle tartışan iki çocuk düşünelim. Bu küçük çocuklar bütün sorunun oyuncaktan kaynaklandığına veya meselenin öteki çocuğun onu paylaşmak istememesi olduğuna inanırlar. Sorun çözme kapasiteleri çocuklukları ve toyluklarıyla sınırlı olduğu için, onlar kavganın ayrıntılarına takılıp giderler. Anne baba, öğretmen ya da bakıcı olarak aralarındaki kavganın farkına vardığımızda, hayat deneyimlerimiz sayesinde kavganın gerçekte oyuncakla ya da birbirleriyle ilişkili olmadığını kolayca görürüz. Çocukların kavgasının aslında rekabet ya da işbirliği türünden, bir kaynağı tekelleştirme ya da paylaşma benzeri binlerce yıllık insani çelişkilerin bir ifadesi olduğunu kolayca anlarız. Bunu görmenizi sağlayacak olan şey de önemli ölçüde felsefedir. Bu yüzden çocuklara bir kaynağı veya oyuncağı eğer mümkünse paylaşmayı ya da en azından sırayla kullanmayı öğretmeye çalışırız.

Gerçekten de çocukların aralarındaki uyuşmazlığı çözüp tekrar keyifle oynamaya devam etmelerini sağlarken, aslında felsefi davranmaktayız. Neden? Çünkü paylaşmak ve sırayla kullanmak gibi evrensel ilke ve kavramları özel ya da belirli bir duruma uygulamaktayız. Bunu yapabilmek içinse evrensel olan ile özel olan arasındaki farkı kavramamız yeterlidir. Bu, felsefecilerin hemen her zaman fazlasıyla yaptıkları ama diğer insanların yeterince yapmadığı bir şeydir.

Çocuklar arasında gördüğümüz bu çatışmanın aynıyla yetişkinler arasında da olduğunu, bize felsefe gösterebilir. Bu açıdan özellikle ihtiyaç duyduğumuz felsefe, bu çatışmaların binlerce yıldan beri sürüp gittiğini ve insanın olduğu her yerde bu çatışmalara rastlanabileceğini gösterir. Nitekim ünlü Rönesans düşünürü Desiderius Erasmus [Desideryus Erasmus] (1469 – 1536) Hristiyan mezhepler arasındaki korkunç savaşlara tanık olmanın verdiği üzüntü ve kötümserlikle bir keresinde şöyle demişti: “Kralların saraylarına giriyorum. … En yüksek mevkilerin ve insanlığın görünen her belirtisini görüyorum. … Tamamı boya ve cila. Her şey açık hizipleşmeler ya da gizli kin ve düşmanlıklarla yozlaşmış.”

İnsanoğlunun Erasmus’un zamanından bu yana, özellikle son elli yılda bu çatışmaları belli ölçülerde aşma noktasına gelmesinde felsefenin geçmişte önemli bir rol üstlendiği söylenebilir. Felsefe dahası, yetişkinler arasındaki bu çatışmaların da aynı şekilde yüksek uçan bir uçaktan atılacak hakkaniyet, adalet, başkalarının düşüncelerine ve haklarına saygı benzeri evrensel etik ilkelerin uygulanması suretiyle çözüme kavuşturulabileceğini gösterir.

Dahası felsefe, yetişkinler arasındaki bu çatışmanın gerçek kaynaklarını gözler önüne sermeye yarar. Hepimiz insanların bazı durumlarda çok daha iyi geçindiğini fark ederiz. Söz gelimi ulusal takımımızın yaptığı maçlarda ülkemizin hemen tüm insanları tek vücut olur. Bir sınıfta birlikte ders gören öğrenciler, zaman zaman fikir ayrılıklarına düşebilseler bile birbirleriyle yumruklaşmak yerine birlikte öğrenmenin keyfini yaşarlar. Yazarlar, ressamlar ya da müzisyenler birbirleriyle aynı sanat anlayışı veya sanatsal zevkleri paylaşmayabilirler; ama onlar aynı atölyelerde çalışır, ortak sergiler açıp aynı orkestrada müzik icra ederler. Gerçek bir fikir tartışması içine girmiş hakiki aydınlar, ortak doğrulara erişme sürecinde neredeyse her şeyi unuturlar. Aynı yerde dua eden samimi dindarlar en azından ibadet ederken birbirlerine daha çok sarılırlar.

İnsanlar öğrenmek, yaratmak, üretmek, doğruları aramak ve ibadet etmek benzeri üstün insani faaliyetleri yerine getirirlerken ortaya çatışmalar çıkmaz. Bu, her şeyden önce insanlar arasında çatışmaların evrensel nedeninin ruhumuzun daha üst düzeyleri, zihnimizin daha yüksek insani seviyeleri olmadığı anlamına gelir. Uyuşmazlıklara yol açan şey daha derindeki aşağı taraflarımız, deyim yerindeyse hayvani doğamızdır. Bunu, açıklıkla ve tam bir netlikle görmemizi sağlayan şey felsefedir.

Felsefe, demek ki yetişkinler arasındaki çatışmaların biraz da onların kendi içlerindeki çatışmaların bir yansıması olduğunu gözler önüne sermeye yarar. Eğer insan kendisiyle barışık değilse veya çözümsüz bir iç çatışma yaşıyorsa, kendisiyle istediği düzeyde iyi geçinemez. İnsan kendisiyle iyi geçinemiyorsa, başkalarıyla hiç geçinemez.

Başkalarına zarar veren, onlara kötülük eden insanlar kendilerinden memnun olmayan, kendileriyle barışık olmayan insanlardır. Başkalarına savaş açanlar kendilerini fethetmekte başarısız olanlardır. Bu yüzden düşünürler, başkalarıyla savaşanlara “Düşmanla tanıştık, meğerse bizmişiz!” dedirtmeye özel bir önem verirler. Aslında bu dünyada geçinmesi en zor kişinin kendimiz olduğunu, bize felsefe gösterir.

Yine felsefe, bize insanların birbirleriyle anlaşmalarını zorlaştıran en temel şeyin görme yeteneğimiz olduğunu gösterir.

Gerçekten de görme yeteneğimiz, kendimiz ve başkaları hakkında bilgi sahibi olmanın ilk ve en önemli yolunu meydana getirir. Başkaları hakkında bir fikir sahibi olurken onları dinlemekten ziyade izleriz. Ötekilerle iyi geçinmek söz konusu olduğunda, devreye giren gözlerdir. Fakat ne yazık ki aynı görme duyusu yüzünden, yüzeyde gördüğümüze aldanırız; yani insanların ırklarına, renklerine, etnik kökenlerine, cinsiyet veya kılık kıyafetlerine bakarak, onları bildiğimiz sanısına kapılır ve hata yapabiliriz. Diğer bir deyişle, bir başkası hakkında ilk izlenimimizi edinirken, öncelikle görme duyumuza dayanırız. Ama gözlerimiz bir insan açısından en önemli olan şeyleri, onun yüreğinin ve zihninin içindekileri göremez.

Bu mutlak gerçeğe rağmen, insanlar sadece görsel verilere dayanarak hemen ve kolayca yargıya varırlar; gerçekliğin çoğu zaman görünüşten farklı olduğunu unuturlar. Çünkü insanlar asıl kararı akıl yürüterek ve vicdanlarına dayanarak vermezler. Görünüşe bakarak niyet okurken başkalarına haksızlık edebileceğimiz, aklımızın ucundan bile geçmez. Paketin ambalajına bakarak, onun içindekini de gördüğümüzü sanırız. Bir kimse kılık kıyafetiyle veya derisinin rengiyle normalde birlikte olduğumuz insanlardan farklı görünüşteyse, onu hemen kişiliksizleştiririz; o insandan korkmakla kalmayıp onu kendimize düşman ilan ederiz. Ama unutmamak gerekir ki, bütün Araplar intihar bombacısı olmadıkları gibi, her Sırp katil değildir. Bu, çoğu zaman önemli sosyal sonuçlara yol açan trajik bir hatadır; fakat unutmamak gerekir ki, bu hataya düşmemize neden olan şey biyolojik yapımızdır. Bu hatanın üstesinden gelmemizi sağlayabilecek şey ise felsefedir.

Yine ancak felsefe, insanlar arasındaki çatışmanın esas nedeninin, bireyin kimliğini, fikirlerini ve kendini ifade etme tarzını feda etmesinden kaynaklandığını gösterir; bu feda edişin nedeni grup ya da toplulukla özdeşleşme isteğidir. Gerçekten de insanlar kendilerine güvenlik ve rahatlık temin etmek adına, bireysel kimliklerini unutup kolektif bir kimliğe bağlanırlar. Bir gruba, cemaate ya da bir ideolojiye sığınırlar; “Ali”, “Veli”, “Hans”, “George” ya da “mütevazı bir insan” olmaktan önce, “feminist”, “Hristiyan”, “Amerikalı”, “milliyetçi”, “sosyalist”, vb. olmayı tercih ederler. Bireysel kimliğimizi grup kimliğimizle değiştirdiğimiz zaman düşünce, inanç ve davranış özgürlüğümüzün önemli bir bölümünden vazgeçeriz. Topluluğun düşünce ve inanç birliğiyle davranışta ahenk talebini benimseriz. Grup bizi içine alır, bize kolektif bir kimlik sağlar; aidiyet dürtümüze seslenirken, bizi kendimizi arama derdinden kurtarır. Aynı topluluk bizim kendimizi ihtiyaç duyulan biri olarak görmemizi sağlarken hbize güvenlik ve yaşama rahatlığı sağlar.

Ama bunu yaptığımız zaman, ait olduğumuz grup ya da topluluğu insanlığın merkezi olarak görmeye başlarız; bu gruba dahil olmayanları, farklı düşünenleri kendimize düşman olarak görme durumuna geliriz. Çünkü dünyayı “biz” ve “onlar”, yani kendimiz ve diğerleri, inananlar ve kâfirler, vatanseverler ve satılmışlar olarak ikiye ayırmışızdır. “Biz”in “onlar”dan her zaman ve her yerde üstün olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bunun gerçekte böyle olmadığını, bize sadece felsefi bir tutum gösterebilir.

Farklılıklara anlayışla ve hoşgörüyle bakmakla yetinmeyip onların toplumsal gelişme ve ilerleme için gerekli olduğunu da ancak felsefe gözler önüne serebilir. Hele bir düşünelim: Herkes dünyanın düz ve hareketsiz olduğunu düşünmeye devam etseydi eğer, bugün dünyanın evrenin merkezinde, düz bir tepsi şeklinde hareketsiz durduğuna inanıyor olurduk. İyi ki günün birinde biri kalkıp da dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü, ölümü göze alarak söyleyebilme cesareti buldu. Geçmişte sapkın addedilen, kabulü imkânsız görülen ve dolayısıyla yasaklanan ne kadar çok fikrin, günümüzün en sıradan doğruları hâline gelmiş olduğunu acaba hiç düşündük mü? Tıpatıp aynı düşünen, aynı şekilde yaşayan, aynı şeylere inanan atom ya da klonlardan oluşan bir toplumun gelişip ilerleyebilmesi mümkün olabilir mi acaba?

İnsanların birbirleriyle barış içinde geçinmeyi; farklılıklarını, çatışmalarının değil de işbirliklerinin temeli yaptıkları zaman çok daha mutlu ve müreffeh yaşayabileceklerini, felsefe dışında gösterebilecek bir şey var mıdır? Gerçeği öğrenme hakkına sahip olduğumuzu, hakikati öğrenmenin daha iyi olduğunu bize gösteren felsefe değil midir? Unutulmamalıdır ki düşünme, tartışma, fikirlerimizi ifade etme özgürlüğümüz olmadığı sürece, ne gerçeğe ulaşabilir, ne de hakikati bilebiliriz. Zira gerçekler özgürce çarpışan farklı düşüncelerden doğar. Aksi takdirde geriye kalan tek alternatif, hataların ve yanlışların bize zorla kabul ettirilmesine boyun eğmek olur. Bunu bize gösteren de felsefedir, felsefecilerdir.

2010-01-04 Bu yazı  311  kere okundu
Bookmark and Share

SON YAZILARI

Toplumsal Açıdan Felsefe Bireysel Açıdan felsefeye duyulan ihtiyaç Felsefeye niçin ihtiyaç duyarız? Felsefe Nedir?

YORUMLAR

Anketler

Referandum
Evet
Hayır

Hava Durumu

Untitled Document
ANKARA
ANKARA
ANKARA
ANKARA
ANKARA

Ulusal Gazeteler

Gazete Sayfaları

İnternet Siteleri

Yerel Gazeteler

Röportajlar

Bursa Filamoni Derneği
Ömer Kızıl ile Bursa Filarmoni Derneği hakkında yaptığımız söyleşide şunları söyledi; ...
''Partimiz adeta parçalanmış durumdaydı''
Demokrat Parti İl Başkanlığı'na seçilan Abdullah Biçen, kendisiyle ilgili soruları yanıtladı. (Röportaj) ...

Foto Galeri

Şampiyonluk Turu ve Kupa ŞAMPİYON BURSASPOR! 34. Hafta - Bursaspor:2 Beşiktaş:1

Video Galeri

Olay yaratan Bursaspor klibi! 2009'da bunları konuştuk Büyük Önder Atatürk'ü saygıyla anıyoruz

SANS OYUNLARI

SAYISAL LOTO
04.09.2010
  • 17
  • 20
  • 22
  • 31
  • 34
  • 48
ŞANS TOPU
01.09.2010
  • 04
  • 05
  • 06
  • 07
  • 20
  • 01
ON NUMARA
30.08.2010
  • 02
  • 05
  • 08
  • 16
  • 19
  • 23
  • 32
  • 34
  • 36
  • 38
  • 43
  • 44
  • 45
  • 47
  • 49
  • 51
  • 58
  • 63
  • 68
  • 76
  • 78
SÜPER LOTO
02.09.2010
  • 05
  • 07
  • 30
  • 31
  • 34
  • 43