Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Küçük değil doğal ve nefes alan burun güzeldir

Küçük değil doğal ve nefes alan burun güzeldir

Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Denizhan Dizdar; hastaları, doktorlarından küçük değil doğal burun istemeleri konusunda özellikle uyarıyor. “Gerçek dışı beklentiler ve burnun fizyolojisi dikkate alınmadan yapılan cerrahiler; aşırı küçültülmüş, doğallıktan uzak ve nefes alamayan burunlara yol açar. En güzel burun; küçük değil, doğal ve nefes alan burundur!”



“Ülkemizde en fazla yapılan estetik ameliyatların başında, burun estetiği ameliyatı geliyor” diyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Denizhan Dizdar, “Burun; yüzün ortasında simetriyi sağlayan, profilden bakıldığında sırtındaki eğim ile çene ve alnı ortaya çıkaran, yüzün ifade ve harmonisinde çok önemli bir organdır. Ancak tabii ki burnun en önemli özelliği, nefes ve koku almayı sağlamaktır” diyor.

SOSYAL MEDYA TALEBİ ARTIRDI
“Son 10 yılda gelişen trendler ve sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle insanlar, kendi görüntülerine çok daha fazla önem vermeye başladı. Burun estetiğine olan talebin artması da bu zamanlara denk geliyor” diyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Denizhan Dizdar, burun estetiği ameliyatları hakkında bilgi verdi:

FİZYOLOJİK SINIRLAR GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULMALI
“Burun estetiğinin ilk zamanlarında talep hep daha küçük, doğal olamayacak kadar minik burunlar yönünde oldu. Yıllarca burun ameliyatları hep burunu küçültmeye yönelik planlandı ve yapıldı. Ancak yıllar içinde güzel görüntü adına çok küçültülen burunlara sahip insanlar hiç ummadıkları bir problemle karşılaşmaya başladılar: Burundan nefes alamamak. Burnun fizyolojik sınırlarından daha fazla küçültülmesi, hava akımını bozarak etkin nefes almayı engeller. Burun tıkanıklığı; gece ağzı açık uyuma, horlama ve diğer burun hastalıklarını gündeme getirir. Hatta profil, ameliyat ile güzelleştirilmek istenirken burundan nefes alınamaması sonucu, sürekli ağzı açık olmak zorunda kalındığından; dikkat sürekli ağız ve dudaklara yönelebilir. Günümüzde burun estetiğiyle uğraşan cerrahlar olarak bizler bilmekteyiz ki; burun güzelleştirilirken, fizyolojik sınırlar göz önünde bulundurulmalıdır. İşte burada ‘fonksiyonel’ yani çalışan, işleyen burun estetiği gündeme geliyor.”

GERÇEK DIŞI BEKLENTİLER DOĞALLIKTAN UZAKLAŞTIRIYOR
“Burun ameliyatları yapılırken mutlaka burnun içerisindeki problemler göz önünü alınmalı ve çözülmelidir” diyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Denizhan Dizdar, “Burun anatomisine hakim bir cerrah; hem nefes alınmasını sağlayacak, hem de yüzün simetrisine uygun burnu ortaya çıkarabilecektir. Gerçek dışı beklentiler ve burnun fizyolojisi dikkate alınmadan yapılan cerrahiler; aşırı küçültülmüş, doğallıktan uzak ve nefes alamayan burunlara yol açacaktır. Unutulmamalıdır ki; en güzel burun küçük değil, doğal ve nefes alan burundur” diyor ve hastaları, doktorlarından küçük değil doğal burun istemeleri konusunda özellikle uyarıyor.
NEFES BORUSUNA KAÇAN FISTIK 3 AY SONRA ANLAŞILDI!

NEFES BORUSUNA KAÇAN FISTIK 3 AY SONRA ANLAŞILDI!

2,5 yaşındaki Emir, nefes borusuna kaçan fıstığın son anda çıkarılabilmesiyle ölümün eşiğinden döndü. Ancak, çıkarılan aslında fıstığın sadece küçük bir parçasıydı. O akşamdan itibaren küçük çocuk ve ailesi üç ay sürecek kabus dolu günlere uyandı. 



Gittikleri hekimlerden, lösemiden bile şüphelenen oldu. Acıbadem Fulya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran’a başvuran aile, “Reha hocamız fıstığı çıkardı ve oğlumuz yeniden doğdu, tabi onunla birlikte biz de” diyor. Prof. Dr. Reha Baran fıstık çıkarılmasaydı küçük Emir’in bir süre sonra akciğerinin çürüyebileceğini belirterek, ebeveynleri çocuklarda çok sık görülen boğaza yabancı cisim kaçması riskine karşı uyarıyor. İşte, ailelere ibret olacak öykünün ayrıntıları, önemli uyarılar ve öneriler…


Küçük Emir bir akşam, ilkokul birinci sınıfa giden ağabeyiyle fıstık yiyordu. Birkaç fıstığı birden ağzına atınca ağabeyi elinden paketi çekti, Emir ağlamaya başladı. Ağlamasıyla birlikte boğazına kaçan fıstık küçük çocuğu ölümün eşiğine getirdi. Nefessiz kalan ve morarmaya başlayan çocuk annesinin müdahalesiyle kurtarıldı ancak bir gün sonra ateşi 40 dereceye çıkmış, nefesinde hırıltı ve inatçı bir öksürük belirmişti. Hemen doktora gittiler. Annesi hekime bir akşam önce yaşadıkları fıstık kazasını anlattı ama doktor ‘kustuysa çıkmıştır’ diyerek antibiyotik şurup verdi. Tedaviden fayda göremeyen aile bu kez kendi çocuk hekimine götürdü Emir’i. Anne Dilek Koca “Onca iğne ve antibiyotik şuruplardan fayda görmüyordu. Zaman zaman ateşi çıkıyor, öksürüğü ve hırıltısı hiç gitmiyordu. Kendi hekimimize de daha sonra gittiğimiz diğer hekimlere de hep fıstık kazasından sonra bu sorunların olduğunu anlattım ama hastaneye yatırdılar, bugüne dek birçok antibiyotik şurup ve antibiyotikli iğne tedavisi uyguladılar hatta lösemiden bile şüphelenen doktor oldu; ama hiçbiri de fıstıktan olacağını düşünmüyordu. ‘Fıstık kalmış olsaydı akciğer filminde görülürdü, kusturduğunuza göre fıstık çıkmış’ diyorlardı. Bu sürede oğlum 3 ayda 3 kilo kaybetti, sarardı. Hayatımız kabusa dönmüştü” diyor.

Fıstık parçası ana nefes yolunu tıkamıştı

Koca ailesi küçük çocuklarının gözlerinin önünde eriyişine durmaksızın çare ararken gittikleri bir çocuk hekimi filmde fıstığın yarattığı bazı değişiklikleri fark etti ancak hastanede bu fıstığı çıkarmak için gerekli cihaz olmadığını söyledi. Koca ailesi, araştırmaları sonucu Acıbadem Fulya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran’a ulaştı. Anne babadan üç ay önceki fıstık kazası öyküsünü dinleyen ve akciğer grafisini inceleyen Prof. Dr. Reha Baran, aynı gün yarım saat süren işlemle küçük Emir’e yeniden hayat verdi. Prof. Dr. Reha Baran “Hemen anestezi ekibiyle konuşarak Emir’i yüz maskesiyle uyuttuk, çocuk tipi bronkoskoplarla nefes yoluna girdik ve yabancı cismi çıkardık. Fıstık parçasını çıkarınca tamamen sağlığına kavuştu” diyor.

Akciğeri bir süre sonra çürüyecekti!

Prof. Dr. Reha Baran, fıstık parçasının bir süre daha küçük çocuğun nefes borusunda kalması durumunda, halk dilinde ‘çürüme’ denilen enfeksiyona bağlı yapı değişikliklerine yol açacağını ve uzun vadede sol akciğerini hiç kullanamaz hale geleceğini belirterek, “Fıstık parçası tam sol ana bronş dediğimiz, sol tarafa giden ana nefes yolunu tamamen kapamıştı. Kapattığı için de akciğer havalanmıyor veya hava girip çıkamıyordu. Bu nedenle akciğer şişiyor ve daha sonra iltihap gelişiyor, çürüyor; bildiğiniz yok oluyor. Bu, erişkinde bile sorun yaratır. Fıstık parçasını çıkarmasaydık Emir sürekli enfeksiyonlarla çok büyük sorunlar yaşayacak, akciğerini kaybedebilecekti” diyor.

“Oğlumuzla birlikte biz de yeniden doğduk”

Küçük Emir’in annesi Dilek Koca ve babası Temel Koca “Reha hocamız fıstığı çıkardı ve canımıza yeniden can verdi. Oğlumuzun hiçbir şikayeti kalmadı. Operasyondan kısa bir süre sonra aynı gün hastaneden taburcu olduk. Oğlumuzla birlikte biz de yeniden doğduk” derken, Prof. Dr. Reha Baran, ebeveynleri, çocuklarda çok sık görülen boğaza yabancı cisim kaçması riskine karşı uyarıyor.



Yabancı cisim kaçması çok sık görülüyor!

Çocuklarda hayati riske yol açan en tehlikeli kazalardan birinin boğaza yabancı cisim kaçması olduğunu; en çok fıstık, fındık, üzüm, leblebi gibi kuruyemiş, nohut, oyuncak parçaları ve kalem kapağı kaçmasıyla karşılaştıklarını belirten Prof. Dr. Reha Baran “Örneğin çocuk kalem kapağını ağzına alıyor ve o sırada gülerken ya da başka şeyle ilgilenirken bir anda kalem kapağı nefes borusuna kaçabiliyor. Bu tür kazalarla çok karşılaştığımız için ailenin şüphesi çok büyük önem taşıyor. Aile ‘biz bundan şüpheliyiz’ dedikleri anda hiç zaman kaybetmeden bakmak lazım çünkü nefes yolları, yemek borusu gibi açılan bir yer değil. Nefes borusu kapalı bir organ, daha gideceği yer yok. Nefes borusunu aspire ettikten sonra yani emerek çektikten sonra orayı tıkıyor ve ölümcül olabiliyor” diyor.
Bu Hormonlar Kadın Doğasının Şifrelerini Veriyor

Bu Hormonlar Kadın Doğasının Şifrelerini Veriyor

Bazıları bir anda ağlatıyor, bazıları iyi ve enerjik hissettiriyor, bir kısmı da hassaslaştırıyor. Erkekler sıklıkla kadınlardaki ani değişimlere anlam veremediklerinden yakınırken, bunun nedeninin büyük bir çoğunlukla hormonlar olduğu belirtiliyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında Memorial Şişli Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Ayşe Çıkım Sertkaya, kadınların yaşamını şekillendiren ve doğasını özetleyen hormonları anlattı.




Kadında doğurganlık özelliği önemli bir faktör
Kadında baskın hormon östrojendir. Bu hormon erkeklerde de bulunur ancak kadında mutlak hakim olarak karşımıza çıkar. Erkekte ise bu görevi yani mutlak rolü testosteron üstlenir. Bütün vücut özelliklerini bu hormonlar belirler. Kadında yumuşak cilt, deri altı yağ dokusu, sesin inceliği, karakterin daha yumuşak olması östrojene bağlıdır. Kalın ses, saç-sakal, kas kütlesi, sert bir mizaç ise testosteron etkinliği altındadır. Bu iki hormonun vücutta kurduğu bir denge vardır ve bu sarsıldığında her şey bozulabilir; yani obezite, insülin direnci gibi çeşitli hastalıklar ortaya çıkabilir. Kadın her ay yumurtlama, gebelik ve bir bebek dünyaya getirmeye dönük olarak doğal sürecini sürdürür. Erkekte ise testosteron ergenlik döneminde en yüksek seviyeyi ulaşarak 65 yaşa kadar etkin olur. Dünyadaki her şeyin östrojen ve testosteron hormonlarının temelinde yükseldiğini söylemek mümkündür.

Hormonlar davranışları etkiliyor
Kadının davranış biçiminde yaşanan değişimlerde hormonlar yani östrojen ve progesterona bağlı siklus değişimleri etkindir. Kadında o dönem bu hormonlardan hangisi hakimse onun etkisi altında kalır. Reglinin ilk günü östrojenin başlangıç günü olarak kabul edilir ve bu hormon değeri git gide yükselir. 15. gün yani reglinin tam ortasına gelindiğinde ovülasyon yani yumurtlama gerçekleşir ve östrojen de en yüksek seviyeye ulaşır. Yumurtlama dönemi kadının en farklı olduğu dönemdir. Östrojen seviyesinin yükselmesine bağlı olarak güzelleşir, cildi ışıl ışıl parlar, hareketlidir, canlıdır ve hem sosyal hem iş hayatında çok daha verimli olur. Bu dönem ayrıca çocuk yapmak için de en uygun süreçtir. Hamileliğin oluşmasıyla birlikte ise farklı hormonlar devreye girer.

Yeni yaşamın ilk habercisi “Beta-HCG hormonu”
Yumurtlama sonrası eğer döllenme olur ve bir kadın hamile kalırsa beden dünyaya gelecek bebek için eşsiz bir hazırlığa başlar. Kadının bedeni tamamen bebeği korumaya ve onu sağlıklı tutmaya dönük olarak çalışır. Bebeğin eşi plasenta ile kadında Beta-HCG hormonu salgılanır. Gebeliği müjdeleyen hormon olarak da bilinen HCG, anne adayında mide bulantısına yol açarken asıl işlevi yani bebeği koruma rolünü üstlenir. Gebeliğin ilk 3 ayında yani plasentanın oluşum sürecinde etkin olan Beta-HCG, progesteron hormonunu uyararak bedende yeni hazırlıkların ilk sinyalini verir.

“Progesteron hormonu” ağlatıyor
Progesteron hormonu bebek için yumuşacık bir yatak oluşturarak onu korur. Bebeği besleyen damarlar ve kan akımının oluşmasında önemli rol üstlenir. Bedendeki tüm gıdalar bu kanal aracılığıyla bebeğe ulaşır. Bebeği beslemek için annenin şekeri yükselir, kemiklerinden kalsiyum çekilir, tiroit hormonları uyarılır. Bebek büyümeye başlar, bebek büyüdükçe bu etkiler de artar. Progesteron bebeği koruyup kollarken annede ise ani duygu durum değişikliklerine de neden olur. Sadece gebelik süreci değil, regl döneminde de progesteronun yükselişiyle kadında aşırı duygusallık ve ağlama hali görülebilir. Duygu durum değişiklikleri kadından kadına elbette farklılık gösterebilir. Her bir kadında farklı bir reseptör uyarılır; kimi ağlarken kimi sinirlenir, kimi aşırı mutlu olurken kimi de aşırı telaşlı olabilir.

Oksitosin hormonu tüm acıları unutturuyor
Bebeğin anne karnında gelişimini sürdürdüğü dönemde hormonlar kadını idare eder. Mutluluk ve sevgi hormonu olarak da bilinen oksitosin, uterus yani rahmi kasarak anne adayını doğuma hazırlar. Ayrıca süt kanallarını da uyararak anne için emzirme sürecini başlatır. Kan basıncını düşürerek, rahatlama sağlar. En önemli özelliklerinden biri ise unutmaya yardımcı olur. Doğumda en yüksek seviyeye ulaşan oksitosin hormonu doğum sonrası yavaş yavaş azalır. Bu hızlı düşüşle unutkanlık yaşanır. Eğer bu hormonal değişim yaşanmazsa bir kadın doğumda çektiği acıyı an be an hatırlamaya devam eder ve bir daha asla doğum yapmak ya da bebek sahibi olmak istemeyebilir. Bu nedenle oksitosin hormonu burada önemli bir rol üstlenir.

Tiroit hormonu kadını yavaşlatıyor
Tiroit hormonu kadında da erkekte de etkindir ancak kadında farklı tepkilere neden olabilir. Bu hormon zihni dinç tutar, kişiyi dinamik kılar ve metabolizmayı korur. Tiroit hormonu kadın için daha özeldir çünkü menopoz sonrası tiroit bezi bozuklukları ortaya çıkar. Örneğin menopoza giren kadınlar bu süreçte zihinsel yetilerinin zayıfladığını, eskisi kadar dinamik bir zihne sahip olmadıklarını söylerler. Ayrıca hareketsizleştiklerini, kilo aldıklarını belirtebilirler. Bu süreçte muhakkak tiroit hormonlarına bakılması önem taşır. Kadını yavaşlatmak üzere olan bir sistemin kapısını aralayan tiroit yetersizliklerine zamanında tanı konulması ve tedavi uygulanması önemlidir. Ayrıca menopoz da asla olumsuz bir süreç olarak görülmemelidir.
 Sessiz ve kör edici hastalık “Glokom”

Sessiz ve kör edici hastalık “Glokom”

Dünyada görme kaybı nedenleri arasında katarakttan sonra ikinci sırada yer alan glokom yani göz tansiyonu sessizce ilerliyor ve yaşam kalitesini bir anda düşürebiliyor. Gözde glokomun oluşturduğu hasar bir an önce tespit edilip, hastalık kontrol altına alınmadığı takdirde geri dönüşü olmayan tablolara yol açabiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Dr. Bekir Sıtkı Aslan, “8-14 Mart Dünya Glokom Haftası” öncesinde göz tansiyonu hakkında bilgi verdi.



Sessiz ve kör edici hastalık “Glokom”
Glokom, görme bilgisini beyne taşıyan görme sinirinde ilerleyici hasara neden olan bir göz hastalığıdır. Glokomun en yaygın şekli, gözün içinde oluşan sıvının fazla salgılanmasına veya sıvının dışa akımında direnç oluşmasına bağlı göz içi basıncındaki artıştan kaynaklanır. Bu basınç artışı zamanla görme kaybına ve tedavi edilmezse körlüğe neden olabilir. Bir kez geliştiğinde, görsel hasar çoğunlukla geri döndürülemez. Bu durum, glokomun "sessiz kör edici hastalık" ya da "görmenin gizemli hırsızı" olarak tanımlanmasına yol açmaktadır.

Diyabet hastaları ve ailesinde glokom görülenler dikkat!
Her yıl iki milyondan fazla insan glokoma maruz kalıyor ve glokom, dünya genelinde katarakttan sonra körlüğün ikinci en önde gelen nedenidir.Herkeste glokom gelişebilir, ancak 60 yaşın üstündeki insanlar, ailesinde glokom öyküsü olan kişiler veya diyabetliler daha yüksek risk altındadır. Gözlerinizi kontrol altında tutmak ve glokom semptomlarının farkında olmak, erken tanı için yararlı olur.

Erken teşhis körlüğün önüne geçiyor
Glokom için mutlak bir tedavi yoktur, ancak hastalık erken teşhis edilip tedavi edilirse görme kaybı ve körlük önlenebilir. Kişinin yaşı ne olursa olsun, düzenli göz muayenelerini aksatmaması önemlidir. Bu konuda öneriler şöyle sıralanmaktadır:
  • 40 yaşın altındaysanız, her iki ile dört yılda bir kontrol için göz hekimine başvurulması önerilir, yaş arttıkça muayene olma sıklığı artırılmalıdır.
  • 55 yaşından sonra her iki yılda bir gözlerinizi muayene ettirmelisiniz.
  • Ailede göz hastalıkları öyküsü ya da glokom riskinden endişe duymanız halinde mutlaka göz muayenesi olmanız gerekmektedir.
Doktorunuz görme keskinliği testi ve görme alanı testi ve göz içi basıncı da dahil olmak üzere, bir dizi test yoluyla glokom olup olmadığını tespit edebilir. Göz bebeğini büyüterek yapılacak bir göz muayenesi, doktorların retina ve optik sinirlerinize herhangi bir hasar olup olmadığını kontrol etmesine yardımcı olur.

Sağlıklı beslenme ve egzersiz glokom riskini azaltıyor
Araştırmalar, yaşam biçiminin glokom riski üzerinde bir etkisi olabileceğini göstermektedir. Yapılan bir araştırmada, günde 1 porsiyon yeşil yapraklı sebze yemenin aslında glokom riskini yüzde 30 düşürebileceğini göstermektedir. Buna ek olarak, şeker hastalığı gibi obezite ile ilişkili bozukluklar, glokom ve görme kaybı riskinde artışa neden olabilir. İdeal kilonun korunmasına özen gösterilmelidir, doğru diyet ve egzersiz planlaması çok önemlidir.

Masa başı çalışanlar 20-20-20 kuralını uygulayın
Bütün gün masa başında çalışıp bilgisayar ekranlarına bakanlar, gözlerini rahatlatmak için 20-20-20 kuralını uygulayabilirler. 20 dakikada bir 20 saniye 20 adım ileri bakmak göz yorgunluğunu azaltarak gibi göz içi basıncının da düzenlenmesine katkıda bulunabilir. Ayrıca ağırlık kaldırma veya yogadaki belirli pozisyonlar gibi belirli egzersizler göz basıncını artırabilir. Bu nedenle glokomun önlenmesi veya tedavi edilmesi için yeni bir egzersiz planına başlamadan önce mutlaka bir uzmana danışılmalıdır.
Böbrek sağlığı için bu 15 altın kurala dikkat edin

Böbrek sağlığı için bu 15 altın kurala dikkat edin

Kronik böbrek hastalarının yaklaşık %40’ını şeker hastaları, %30’unu da hipertansiyon hastaları oluşturuyor. Kronik böbrek yetmezliği için risk altındaki kişilere yönelik düzenli tarama ve etkin tedavi ile hastalığın ilerlemesi önlenebiliyor. Böbrek yetmezliğinin, her yaşta ve cinsiyette oluşabildiği bilinse de, özellikle 40 yaşından sonra ve kadınlarda daha sık görülüyor. Memorial Antalya Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Op. Dr. A. Egemen İşgören, 8 Mart Dünya Böbrek Günü nedeniyle böbrek sağlığı hakkında bilgi verdi.



Kadınlarda daha çok görülüyor!
Kronik böbrek yetmezliği böbreğin süzme fonksiyonlarındaki ilerleyici azalma olarak tanımlanmaktadır. Hastalık sıklıkla sinsi seyrettiği için, hastalığın toplumda görülme sıklığı ve yaygınlığı artmaktadır. Düzenli tarama yapılmadıkça erken evrelerde teşhisi zordur. 10 kronik böbrek hastasından sadece biri hastalığın farkındadır. Farkındalığının ve erken tanısının düşük olması nedeniyle, hastalık sıklıkla son dönem böbrek yetmezliği evresine ilerler.

Geceleri çok sık idrara çıkıyorsanız…
Hastalık gece idrara çıkma sıklığındaki artışla kendini gösterebilir. Gece bir seferden daha fazla idrara çıkan hastaların böbrek fonksiyon testlerini yaptırması erken tanıda önemlidir. Ödem, tansiyon kontrolünde zorlaşma, idrarda köpüklenme, idrarda mikroskopik ya da gözle görülür kanama veya protein kaçağının olması gibi durumlar diğer belirtiler arasında yer almaktadır. Son dönem böbrek yetmezliğine ulaşmış hastalarda iştahsızlık, bulantı, kusma, kaşıntı, kramp, halsizlik gibi şikayetler görülebilir.

Kronik böbrek hastalığı için en yüksek risk faktörleri şunlardır;
  • Şeker hastalığı
  • Tansiyon yüksekliği
  • Kalp-damar hastalıkları
  • Obezite
  • İleri yaş
  • Ailede böbrek hastalığı varlığı
Düzenli kontroller önemli
Hipertansiyon ve şeker hastalarının kronik böbrek hastalığına yakalanma riskleri yüksektir. Bu nedenle bu hastaların böbrek fonksiyonlarının daha yakından takip edilmesi önemlidir. Hiçbir şikayetleri olmasa da en az 6 aylık periyotlar ile böbrek fonksiyonlarına bakılmalıdır. Ayrıca böbreğin kistik hastalıkları, kronik ve tekrarlayan böbrek enfeksiyonları, idrar yollarına ait kaçaklar, böbrek taş hastalıkları, özellikle romatizmal ya da ağrı kesici ilaçların uzun süreli kullanımları gibi durumlar, böbrek hastalığına yakalanma riskini artırabilir.

Kolayca teşhis edilebilir
Kronik böbrek hastalığı basit ve ucuz kan ve idrar testleri ile kolayca teşhis edilebilir. Erken evrede saptandığında hem kronik böbrek hastalığına özgü genel önlemler, hem de altta yatan veya eşlik eden hastalıklara yönelik tedavi yaklaşımları ile ilerlemesi engellenebilir veya geciktirilebilir. Üstelik riskli bireylere yönelik etkin tarama ve tedavi ile hastalığın gelişimi önlenebilir.

Böbrek sağlığı için bu 15 altın kurala dikkat edin;

1-Düzenli egzersiz yapın
2-Sağlıklı beslenin ve ideal vücut ağırlığınızı koruyun
3-Tuzu azaltın
4-Günde ortalama 2-2,5 litre su tüketin
5-Sigara kullanmayın
6-Aşırı alkol tüketiminden kaçının
7-Gereksiz yere ağrı kesici ve antibiyotik kullanmayın
8-Taş ve idrar yolu enfeksiyonlarının nedenini öğrenin
9-Kan basıncınızı takip edin
10-Kan şekerinizi belirli aralıklarla kontrol ettirin
11-Magnezyum içeren besinler tüketin
12-Gazlı ve şekerli içeceklerden uzak durun
13-Kafein kullanımını belirli bir miktarda tutun
14-İdrarı mesanede tutmaktan kaçının
15-Lahana, karnabahar, kırmızıbiber, sarımsak, soğan, elma, kızılcık, yaban mersini, ahududu, çilek, kiraz, kara üzüm, yumurta beyazı, balık ve zeytinyağı tüketin
Ateşli hastalıklarda zencefil ve nane çayı içilmeli

Ateşli hastalıklarda zencefil ve nane çayı içilmeli

Kış mevsiminde bağışıklık sistemini güçlü tutmak hastalıklardan koruyor. Bağışıklık sistemini güçlendirmede bitki çaylarının önemine dikkat çeken uzmanlara göre, kuşburnu iyi bir C vitamini kaynağı ancak demleme süresine dikkat edilmeli. Adaçayının ise antimikrobiyal etkisi mikroplardan ve bakterilerden koruyor. Ateşli hastalıklarda zencefil, yorgunlukla başa çıkmada papatya çayı etkili oluyor.



Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, bağışıklık sistemini güçlendirmede bitki çaylarının önemine işaret etti.
Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, bitki çayları ile ilgili şu bilgileri verdi:

“Özellikle adaçayının, antimikrobiyal etkisi ile mikroplardan ve bakterilerden koruma özelliği vardır. Hafif yorgunluk belirtisi durumunda hastalıklardan korunma amaçlı adaçayı tüketilmesi önerilmektedir.

Kuşburnu iyi bir C vitamini kaynağıdır. Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde en çok kullanılan bitkidir. Ancak demlenmesi sırasında kayba uğrayabilmektedir. Bu yüzden uzun süreli demleme işlemi uygulanmamalı, mümkün oldukça hızlı bir şekilde bitirilmelidir. Çünkü uzun süre beklendiğinde içerisindeki C vitamini okside olarak kaybolmaktadır.

Ateşli hastalıklarda zencefil ve nane çayı içilmeli

Nane çayı, gribal enfeksiyonlarda ateş durumu da varsa vücudun ısınmasını ve terlemesini sağladığı için kullanılmaktadır. Tüketilen çaya taze olarak da eklenebilir. Aynı şekilde zencefil de ateşli hastalıklarda kullanılabilir ayrıca akciğerlerdeki enfeksiyonun vücuttan çıkarılmasında da yararlıdır.

Kırmızı çay olarak da bilinen Roibos bitkisinin çayı da vücut direncini arttırmaya yardımcı olur. Ayrıca tarçınla beraber tüketildiğinde iştah kontrolünü de destekler. Günde 1 fincan içilmesi uygundur.

Yorgunluk için papatya çayı!

Yasemin ve papatya çayları yorgunluk ve halsizlik durumlarında kasların dinlenmesini sağlar. Özellikle kış aylarında günde bir fincan tüketilmesi önerilmektedir. Akşam saatlerinde tüketildiğinde uykunun düzenlenmesine yardımcı olur. Düzenli uyku, vücudun toparlanmasını ve bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar. Böylece dolaylı yoldan enfeksiyonlara karşı koruyucu olabilmektedir.”

Yrd. Doç. Dr. Gizem Köse, karışık olmayan bitki çaylarından çocuk, yetişkin ya da yaşlı fark etmez günde iki fincan tüketebileceğini kaydetti.

2 Mart 2018 Cuma

Ateşli Çocuğun Bakımı Nasıl Olmalı?

Ateşli Çocuğun Bakımı Nasıl Olmalı?

Ateş çocuk hekimlerinin sık karşılaştığı sorunlardan biridir. Özellikle kış aylarında çocuklarda sık görülen yüksek ateş, anne ve babaları da oldukça endişelendirmektedir. Ateş, müdahale edilmediğinde ciddi tablolara neden olabilirken, bazen de önemli hastalıkların belirtisi olabilir.




Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ferit Durankuş, ‘’Çocuklarda ateş, genellikle enfeksiyon hastalıklardan kaynaklanır ve önemli bir kısmını virüsler oluşturur. Bu nedenle beden ısısını ölçmek, çocuğun hasta olup olmadığını anlamak için en iyi yoldur. Ateşin normale döndürülmesi, ateşe neden olan hastalığın tedavi edildiği anlamına gelmez. Bu nedenle ateşin nasıl düşürüleceğinin bilinmesi ve vakit kaybetmeden doktora başvurulması gerekmektedir’’ dedi.

Koltuk altı 37.5 derece veya kulak 37.8 derece üzerindeki değerler ateş olarak tanımlanabilir. Yüksek olmayan ateşte ilaç kullanmak doğru değildir. Bu durumda ilaca başlamadan önce ateş düşürücü diğer yaklaşımlara başvurulmalıdır.

Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ferit Durankuş, çocuklarda görülen yüksek ateş hakkında önemli bilgiler verdi.

Çocuğunuzu Kalın Giysilerle Giydirmeyin

Yüksek ortam sıcaklığı, çocuklarda vücut sıcaklığının yükselmesine neden olur. Çocuğun bulunduğu ortamın ısısı 22-25 derece aralığında olmalıdır. Eğer ortam ısısı 25 derecenin üzerinde olur ve bebek kalın giydirilirse vücut sıcaklığı yükselecektir. Bebekleri giydirirken her zaman bulunduğu ortam koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Ortam ısısı 22-25 derece aralığında ise bebeğin ya da çocuğun ebeveyninden sadece bir kat fazla giydirilmesi yeterlidir.

Ateşe bağlı havale geçirme aileleri tedirgin etmekte ve ateş düşürücüyü süratle vermektedirler. Son zamanlarda ateş düşürücülerin yüksek dozda ve sık aralıklarla verildiği vurgulanmaktadır.

Bilinçsiz İlaç Kullanımı Karaciğere Zarar Veriyor

Ateş 37,8 derecenin üzerindeyse ve düşmüyorsa, 4-6 saat arayla ateş düşürücü şurup verilebilir. Ateşi düşmeye başladığında da şurup kesilmelidir. Çocuğun ateşi yokken ya da fazla miktarda verilen ateş düşürücüler vücudun ısısını düşürür ve hipotermi oluşabilir. Ayrıca karaciğere ve böbreklere zarar verip kalıcı hasar da bırakabilir.

Ateş düşürücüler bebek ve çocuklarda ağırlık (kg) ve yaş esas alınarak verilmelidir. En sık kullanılan ateş düşürücüler Paracetamol ve Ibuprofendir. Ateş düşürülmesinde diğer bir yaklaşım ardışık ateş düşürücüleri kullanılmasıdır. Her ne kadar ardışık ateş düşürücülerde yan etkinin az olduğu vurgulansa da uygulama ancak tek ateş düşürücüye yanıt alınmadığı durumlarda kullanılabilir.

Bir çok semptom giderici preparat bilinçsizce kullanılmaktadır. Bu preparatlar içindeki ateş düşürücü miktarları sabit olmayıp bazen Paracetamol ve Ibuprofen miktarları yüksek olup, bunun yanı sıra diğer semptom giderici ilaçlarla kombine edilmektedir ki bu preparatların 6 yaştan küçük çocuklarda kullanılması önerilmez.

Yüksek olmayan ateşlerde ateş düşürücüye hemen başlamayınız.
Çocuğun ateşine öncelikle üzerini soyarak, oda ısısını düşürerek, duş yaparak ve bol sıvı vererek düşürmeye çalışınız.
Ateş düşürücü ilaçları kullanırken kombine ilaç (semptom giderici ilaç yerine) Parecatamol ve Ibuprofen ihtiva eden tekli preparatları kullanınız.

Ateş düşürücü preparatları içeren kombine preparatları gelişi güzel kullanmayınız.
Hangi Durumlarda Doktora Acilen Başvurulmalıdır?

• 24 saatten daha uzun süren 39-40 derece ve ateşten başka burun akıntısı veya öksürük gibi başka belirtiler yoksa ateşin neden kaynaklandığının bulunması gerekir.
• Çocuk yemiyorsa veya yediklerini kusuyorsa, huzursuz ve halsizse çocuk yakından takip edilmelidir.
• Çocuğunun ateşi, yüksek ve düşmüyorsa, ateşli havale geçirme riskine karşı doktora başvurulmalıdır. Ateşli havale, genellikle çocuğun ateşi normalden yüksek ise oluşur.
• Çocuğun ateşi, orta derecede (38-39 derece) 48 saatten daha uzun sürüyorsa ve ilaçlarla bile düşmüyorsa doktora başvurulmalıdır.

Ateşli Çocuğun Bakımı Nasıl Olmalı?
• Uygun bakımın sağlanabilmesi için ateşe yol açan hastalığın nedeni belirlenmelidir. Genellikle ateş, hastalık sonucu ortaya çıkmıştır.
• Hastalanan çocuk, normale dönene dek olabildiğince rahat tutulmalıdır.
• Tüm gereksiz giysiler çıkartılarak, çocuğun üzerinde yalnız bol bir pijama bırakılmalıdır.
• Yüksek ateşin bedende sıvı kaybına neden olabileceği düşünülerek çocuğa öncekinden daha fazla içecek verilmelidir.
• Ateşli çocuk, iştahsızdır. İştahı yerine gelince, kolay sindirilen ve lezzetli yiyeceklerle azar azar beslenmelidir.

1 Mart 2018 Perşembe

 Ağrıyan diz sıkı sarılmamalı

Ağrıyan diz sıkı sarılmamalı

Diz ağrıları, yaş gruplarına göre farklı nedenlerle ortaya çıkıyor. Dizdeki eklem rahatsızlıklarının ihmal edilmesi hasar oranını arttırıyor. Bu nedenle de diz ağrısı yaşayanların hemen doktora başvurmalarının çok önemli olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Taner Özdemir, “Meslek ve spor aktivite durumu diz rahatsızlıklarını etkileyen önemli etmenlerin başında geliyor. Dizde herhangi bir anormallik hissedildiği takdirde hemen doktora başvurulmalı, ihmal edilmemeli. Ağrıyan diz sıkı bağlanmamalı” uyarısında bulundu.



Yoğun fiziksel aktivite gerektiren bir meslek söz konusuysa, işyeri hekimiyle görüşülerek gerekli önlemlerin alınması gerektiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Taner Özdemir, bazı diz rahatsızlıklarının acil cerrahi müdahaleye gereksinim duyduğunu belirterek, bazı rahatsızlıkların da uzun bir rehabilitasyon gerektiren bir tedaviye gerek duyulduğunu söyledi. Özdemir, “En çok bilinen diz rahatsızlığı menisküs olsa da dizde oluşabilecek sorunlar bununla sınırlı kalmıyor” dedi.

Dizde şişlik veya kilitlenme oluyorsa doktora başvurulmalı
Dizde bir darbe sonucunda şişlik, hareket kısıtlanması varsa, yürürken dizde anormal bir durum hissediliyorsa veya dizde kilitlenme durumu oluyorsa mutlaka doktora başvurulması gerektiğini söyleyen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Taner Özdemir, “Dizdeki şişliğe, şişen bölgede ısınma ve yüksek ateş eşlik ediyorsa, acil cerrahi müdahale gerektiren bir durum söz konusu olabilir ve hemen doktora gitmek gerekir” dedi.

Sportif aktivite diz ağrısına neden olabilir
Diz ağrılarının nedenlerinin öncelikle yaş, meslek grupları ve sportif aktivite yoğunluğuna göre farklılık gösterdiğine dikkat çeken Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Taner Özdemir “Ağrılar, dizin aktiviteler sonucunda yaralanması, çeşitli nedenlerle oluşan mekanik problemler ya da artrit hastalıklardan kaynaklanıyor olabilir. Bunların dışında, nadir olarak görülen bazı anormallikler de diz ağrılarına sebep olabiliyor” şeklinde konuştu.

Diz kapağının tam ortada olmaması diz ağrısı sebebi
Diz kapağının, anatomik olarak olması gereken yerin dizin tam ortası olduğunu belirten Op. Dr. Taner Özdemir, “Bazı nedenlerle diz kapağı tam ortada olmayabiliyor. İlk bakışta pek önemli bir sorun olarak görülmese de bu anomaliye sahip olanların çeşitli diz rahatsızlıkları yaşama riski daha yüksek” dedi.

‘Sporcu hastalığı’na dikkat
Spor yapmanın sağlık için son derece gerekli olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Taner Özdemir, “Ancak yoğun sportif faaliyet ve aşırı yüklenmenin çeşitli rahatsızlıklara, hatta bazen geriye dönüşü olmayan hasarlara neden olabilir” dedi. Özdemir, “Diz bağlarındaki yaralanmalar ve menisküs yırtıklarının halk arasında ‘sporcu hastalığı’ olarak bilinmesinin nedeni de bu. Diz bağlarının yaralanması, genel söylemiyle ‘ön çapraz bağ yaralanması’ oldukça sık rastlanan bir durum. Genellikle sportif aktiviteler sırasında ya da ağır iş sonucunda meydana geliyor. Menisküs de yoğun spor yapanlarda ve çalışırken sürekli diz çökenlerde daha çok görülüyor” açıklamasında bulundu.

Çocuklar dize aşırı yüklenmemeli
Çocuklar söz konusu olduğunda dikkat ve hassasiyet gösterilmesi gerektiğini vurgulayan Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Taner Özdemir, “Spor yaparken aşırı yüklenmenin özellikle çocuklar açısından tehlikeli. Çocuklar spor yaparken fazla yüklenme nedeniyle dizde çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Çocuklarda kemikler ve epifiz kıkırdaklar çok yumuşak olduğu için aşırı yüklenme, dizin ön kısmındaki yumuşak kıkırdak parçasının zedelenmesine, çeşitli rahatsızlıklar oluşmasına neden olabilir” uyarısında bulundu.

Ağrıyan diz sıkı sarılmamalı
Dizde şişlik ve ağrı olduğu takdirde buz uygulanarak dizdeki ağrı ve ödemin azaltılabileceğini belirten Op. Dr. Taner Özdemir, “Uzanın ve ayağınızın altına bir destek yerleştirin. Ayrıca diz çok sıkı olmamak kaydıyla bandajla da sarılabilir” dedi.
Kulak pamuğu ve yüksek ses, işitme kaybına yol açabiliyor

Kulak pamuğu ve yüksek ses, işitme kaybına yol açabiliyor

Günlük kimi alışkanlıklarımız, kulak sağığını tehdit ediyor. Dış kulak yolunu kulak pamuğu gibi sert cisimlerle temizleme alışkanlığı, kulaklıkla yüksek sesli müzik dinlemek işitme kayıplarına yol açabiliyor. Hipertansiyon, şeker hastalığı gibi sistemik hastalıkların işitme kaybına neden olabileceğini belirten uzmanlar, tedavi edilmeyen orta kulak iltihaplarının da ihmal edilmemesi gerektiğini vurguluyor.



Telefonun mucidi, İskoçyalı bilim adamı Alexander Graham Bell’in işitme engelliler için yaptığı çalışmalarından dolayı doğum tarihi olan 3 Mart, her yıl Dünya Kulak ve İşitme Günü olarak kutlanıyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden KBB Uzmanı Prof. Dr. Murat Topak,kulak sağlığının önemine işaret etti. İşitme kayıplarının sebeplerinin çeşitli olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Topak, işitme kayıplarının “İletim tipi işitme kayıpları, sensorinöral işitme kayıpları ve kombine işitme kayıpları” şeklinde sınıflandırıldığını söyledi.

Doğumsal işitme kayıpları, bin bebekten 1-3’ünde görülüyor

İletim tipi işitme kayıplarının dış kulak yolu-kulak zarı ve orta kulak hastalıklarında ortaya çıkan işitme kayıpları olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Topak, “Sensorinöral işitme kayıpları, iç kulak yapılarına ve işitme sinirine zarar veren hastalıklarda ortaya çıkar. Çocuklarda görülen doğumsal sensorinöral işitme kayıpları, önemi yönünden ayrı bir gruptur. Görülme sıklığı 1000 bebekte 1-3 tür. Doğumsal işitme kayıpları genetik ve genetik olmayan işitme kayıpları olarak ikiye ayrılır” dedi.

Gebelik dönemindeki hastalıklara dikkat

Prof. Dr. Murat Topak, genetik olmayan işitme kayıplarının nedenlerini şöyle sıraladı: “Annenin gebeliği sırasında geçirdiği kızamıkçık, kızamık, toksoplazma, kabakulak gibi enfeksiyonlar. Annenin gebeliği sırasında ototoksik (iç kulak yapılarına zarar veren ) ilaç kullanması, prematüre doğum, doğum sırasında bebeğin oksijensiz kalması, kan uyuşmazlığına bağlı sarılık sayılabilir.”

Yaşlılığa ve gürültüye bağlı işitme kayıpları da ortaya çıkıyor

Diğer sensorinöral işitme kayıpları nedenleri arasında ani sensorinöral işitme kaybı, yaşlanmaya bağlı işitme kaybı, gürültüye bağlı işitme kayıpları, Meniere Hastalığının bulunduğunu belirten Prof. Dr. Murat Topak, “Kulak kemiğinin zarar gördüğü kafatravmalarındansonrada iletim tipi, sensorinöral tip veyaikisininbir arada olduğu kombine tip işitme kayıpları görülebilir” diye konuştu.

Orta kulak iltihapları ihmal edilmemeli

İşitme kaybına neden olan hastalık tespit edildikten sonra duruma göre bir tedavi programının belirlendiğini ifade eden Prof. Dr. Murat Topak, “Serümen tıkaçlarında küçük bir girişimle tıkaç alınarak işitme kaybı düzeltilebilir. Dış kulak yolu enfeksiyonları ve orta kulak iltihaplarında medikal tedavi ile işitme kaybı düzeltilebilir. Ani işitme kayıplarında da gecikmeden uygulanacak ilaç tedavisi ile işitme kaybında düzelme sağlanabilir” uyarısında bulundu.

Ameliyatla tedavi ediliyor

Bazı kulak hastalıklarında ameliyat ile işitme kaybını düzeltmenin mümkün olduğunu ifade eden Prof. Dr. Murat Topak, “Efüzyonluorta kulak iltihapları, ventilasyontüpü uygulaması ile tedavi edilebilir. Kulak zarı yırtıkları, kronik orta kulak iltihabına bağlı gelişen işitme kayıpları, orta kulak kemikçikleri arasındaki kireçlenmeler ve otoskleroz sayılabilir. Sesorinöral işitme kayıplarında ise işitme kaybının giderilmesi amacı ile işitme cihazları kullanılabilir. Doğumsal işitme kaybı tespit edilen çocuklarda ise başlangıçta işitme cihazı ile işitme kaybı düzeltilmeye çalışılır, işitme cihazı ile sonuç alınamazsa Koklear İmplant uygulaması ile işitmenin sağlanması mümkündür” diye konuştu.

Kulak pamuğu kullanmayın

Kulak sağlığını tehdit eden durumlara da değinen Prof. Dr. Murat Topak, “Kirli havuz suları, dış kulak yolunu sert cisimlerle, kulak pamukları ile temizleme alışkanlığı, travmalar, orta kulak iltihaplarının yeterli tedavi edilememesi, orta kulak nezlesinin geç fark edilmesi, annenin gebeliği sırasında maruz kalabileceği enfeksiyonlar, gürültü, yüksek sesle kulaklıkla müzik dinlemek, ototoksik ilaçlar, şeker hastalığı, hipertansiyon gibi sistemik hastalıklar kulak sağlığını tehdit etmektedir” uyarısında bulundu.

Kulak sağlığını korumak için genel temizlik ve sağlık kurallarına uyulması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Murat Topak, “Havuz sularının temizliği kontrol edilmeli. Dış kulak yoluna sert cisimler ve pamuklu kulak çubuğu sokulmamalı” dedi.

İşitme sorunu yaşayan çocuklar hekime gösterilmeli

İşitmesi ile ilgili bir sorun olduğundan şüphelenilen çocukların en kısa zamanda bir uzman hekime gösterilmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Murat Topak, “Kulak iltihapları zamanında ve yeterli derecede tedavi edilmeli. Kulak akıntısı, kanama gibi bulguları ciddiye almak gerekmektedir. Gürültülü ortamlarda çalışanlar, koruyucu kulaklık kullanmalı ve kulaklıkla yüksek volümle müzik dinlememek gerekir. Hekime danışmadan ilaç kullanmamak, işitme cihazı takarsam yaşlı olduğum ortaya çıkacak diye düşünmemek lazım” uyarısında bulundu.

Tedavilerinde takip gereken kulak hastalıklarında hekimin önerilerine uyulması gerektiğini belirten Prof. Dr. Murat Topak, “Ototoksik ilaç kullanımı olanlarda hekim muayenesi ve gerekirse odyolojik inceleme uygun olur” dedi.

28 Şubat 2018 Çarşamba

TÜRKİYE’DE YAKLAŞIK 7 MİLYON KİŞİ NADİR HASTALIKLARLA MÜCADELE EDİYOR

TÜRKİYE’DE YAKLAŞIK 7 MİLYON KİŞİ NADİR HASTALIKLARLA MÜCADELE EDİYOR

Tüm dünyada nadir hastalıklar konusunda toplumda ve sağlık sektöründe farkındalığı ve bilgi düzeyini arttırmak, bu hastaların sorunlarına toplum ve karar verici otoriteler nezdinde dikkat çekmek için her yıl Şubat ayının son günü “Nadir Hastalıklar Günü” olarak kutlanıyor. Abdi İbrahim Medikal Direktörlüğü de erken yaşlanma olarak bilinen Progeria, Alveoler Proteinozis, ALS olarak bilinen Amyotrofik Lateral Skleroz, Primer Pulmoner Hipertansiyon, Guillain-Barré Sendromu, Poliarteritis Nodoza (PAN), AIDS, Hemofili A ve B, Von Willebrand Hastalığı, Lenfoma, Fenilketonüri, Kistik Fibrozis, Kas Distrofileri olarak bilinen kas erimesi hastalığı, çeşitli depo ve enzim hastalıkları ve tekrarlayan ateş sendromları gibi ülkeden ülkeye değişkenlik gösteren hastalıklara dikkat çekiyor.



Abdi İbrahim Medikal Direktörlüğü, her yıl Şubat ayının son gününün “Nadir Hastalıklar Günü” olarak kutlanması vesilesiyle ülkeden ülkeye değişik epidemiyolojik özellikler gösteren ve her ülke için önemli bir toplumsal sağlık sorunu oluşturan özel nitelikte tanı, tedavi ve izlem gerektiren hastalıklara dikkat çekiyor. Yapılan açıklamada Progeria, Alveoler Proteinozis, ALS olarak bilinen Amyotrofik Lateral Skleroz, Primer Pulmoner Hipertansiyon, Guillain-Barré Sendromu, Poliarteritis Nodoza (PAN), AIDS, Hemofili A ve B, Von Willebrand Hastalığı, Lenfoma, Fenilketonüri, Kistik Fibrozis, Kas Distrofileri olarak bilinen kas erimesi hastalığı, çeşitli depo ve enzim hastalıkları ve tekrarlayan ateş sendromları gibi ülkeden ülkeye değişkenlik gösteren bu hastalıkların ayrı olarak ele alınması gerektiği vurgulanıyor.

Toplumda görülme sıklığı 1/2000’ den az olan hastalıklar ‘’Nadir Hastalıklar’’ olarak kabul edilmektedir. Tüm dünyada 250-350 milyon insanı etkileyen yaklaşık 6 bin ila 8 bin arasında değişen nadir hastalık bulunuyor.

Türkiye’de yaklaşık 6 ila 7 milyon insanın nadir hastalıklara sahip olduğu biliniyor. Geçmişte nadir hastalıkların tanı, tetkik ve tedavi olanaklarının sınırlı olması dolayısıyla bu hastalıklar “yetim hastalıklar” olarak adlandırılıyordu. Sağlık profesyonelleri ile birlikte hastaların çabalarıyla kurulan dernekler, farklı ülkelerde bu hastalıkların farkındalığının artmasını sağladı. Günümüzde uluslararası düzeyde faaliyet gösteren, bu nadir hastalıkların tanı, tetkik ve tedavisine hız kazandıran, uluslararası pek çok hasta derneği mevcut.

Nadir hastalıklar herhangi bir veya genellikle birden fazla sistemi etkileyen oldukça heterojen bir grup. Hastalıkların yaklaşık yüzde 80’i genetik nedenlere bağlı iken, kalan yüzde 20’sinin nedeni ise çevresel ya da idiyopatik. Ciddi fiziksel ve mental bozukluklarla seyreden hastalıklar yaşam kalitesini olumsuz etkiler ve hastaların hayat beklentisi düşüktür. Nadir hastalıklardan etkilenen hastalar, aynı zamanda psikolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan daha zayıf durumdadır.

Akraba evliliği nedeniyle genetik geçişli ve çekinik olarak kalıtılan birçok nadir hastalık Avrupa ve ABD’ye göre Türkiye’de daha çok görülüyor. Nadir hastalıklar için ilk zorluk teşhis aşamasında başlıyor. Nadir hastalıklara tanı konmasının güç olması nedeniyle, alanlarında uzmanlaşmış hekimlere, klinik merkezlere ve tanı laboratuvarlarına ihtiyaç bulunuyor. Bu hastalıkların tüm dünyada çok az sayıda insanda tanımlanmış olmasından dolayı, bu konuda deneyim sahibi hekim sayısı az.

NADİR HASTALIKLAR ARAŞTIRMA AĞI “ORPHANET”
Nadir Hastalıklar konusunda araştırma ağının geliştirilmesi büyük önem taşıyor. 2007 yılından bu yana Türkiye’den de erişimin olduğu Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen, kar amacı gütmeyen, kurumsal ve uluslararası bir veri tabanı olan Orphanet, 6 ayrı dilde hizmet veriyor. Herkesin kullanımına açık olan Orphanet, nadir hastalıklar ve yetim ilaçlar üzerine büyük bir bilgi tabanı olmasının yanı sıra konusunda uzman hekim, klinik, laboratuvar, araştırmacı, hasta dernekleri ve ilaç sektörü üzerine geniş bir veri tabanı sunuyor.
Ağız Kokusunu Önlemenin Yolları

Ağız Kokusunu Önlemenin Yolları

Çoğumuz gün içerisinde pek çok insanla yakın iletişim içinde oluyoruz. Her konuştuğumuzda veya yaklaştığımızda, kötü kokan bir nefesimizin olduğu düşüncesi ilişkilerimizi etkileyip sosyal bir sorun haline gelebiliyor.



Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Cansu Büyük, ‘’Dünyada dört kişiden üçü ağız kokusundan şikayet etmektedir. Ağız kokusu bir hastalık değildir. Tüketilen sarımsak, soğan gibi yiyeceklere bağlı olarak ortaya çıkan ya da sabah uyanıldığında sindirim sisteminde biriken gazlar ve dil sırtında çoğalan bakterilerin oluşturduğu sülfürlü bileşenler nedeniyle görülebilen ağız kokusu; fizyolojiktir ve tedavi gerektirmez. Dişler ve dil sırtının fırçalanması sonrasında ortadan kalkar.

Yiyeceklerden ve zamandan bağımsız olarak uzun süredir devam eden, kişinin kendisi veya yakını tarafından fark edilen kötü ağız kokusu ise, bir hastalığın belirtisi olabilir. Bu tip bir ağız kokusu ihmal edilmemeli, ağız gargaraları, spreyler ve sakızlar ile maskelenmemelidir. Altta yatan etken tespit edilmediğinde daha büyük sorunlarla karşılaşılabilmektedir’’ dedi.

Yrd. Doç. Dr. Cansu Büyük, ‘’Ağız kokusu şikayetlerinin %90’ı ağız içindeki sorunlardan kaynaklanmaktadır. Diş fırçalama ve diş ipi kullanımının düzenli olmaması en büyük etkendir. İnatçı ağız kokusu genellikle diş çürükleri ve dişeti iltihaplarında daha fazla görülmektedir. Tanısı ve tedavisi kolaydır. Diş hekiminize giderek muayene edildiğinizde, sorunlar belirlenerek tedavileri yapılır. Ağız bakımınızı düzenli ve doğru olarak yaptığınızda ve rutin kontrollerinizi aksatmadığınızda ağız kokusu, probleminiz olmaktan çıkacaktır’’dedi.

Ağız kuruluğuna neden olan durumlarda; yetersiz sıvı alımına bağlı olarak ya da tükürük salgılanmasını azaltan hastalıklara ve ilaç kullanımına bağlı olarak da ağız kokusu ortaya çıkabilir. Diyet veya oruç tutma durumunda yetersiz sıvı alımına ilaveten açlığa bağlı olarak vücuttaki yağ ve proteinlerin enerji olarak kullanılmaya başlaması sonucu ortaya çıkan bileşenler ağız kokusuna neden olabilirler.

Ağız içi nedenlerin ortadan kaldırılmasına ve düzenli ağız bakımına rağmen, ağız kokusu devam ediyorsa sistemik hastalıklardan şüphe edilmelidir. Kulak burun boğaz enfeksiyonlarında, mide rahatsızlıklarında, sinüs ve akciğer kaynaklı enfeksiyonlarda, şeker hastalığı (diyabet) varlığında, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği ve metabolizma bozukluklarında ağız kokusu görülebilmektedir.
Antidepresanlar değil, yanlış kullanımı tehlikeli

Antidepresanlar değil, yanlış kullanımı tehlikeli

Antidepresanların bilinçsiz ve yanlış kullanımının çok önemli ve hayati sonuçlar doğurabileceğini vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu durumun antidepresanlardan değil yanlış ve bilinçsiz kullanımdan kaynaklandığına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Tarhan, “Yanlış kullanım sonucu ortaya çıkan durumları antidepresanlara fatura etmek son derece zihinsel bir çarpıtmadır” diye konuştu.



Üsküdar Üniversitesi Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, son dönemlerde medyada yer alan antidepresan kullanımıyla ilgili tartışmalara ilişkin açıklamalarda bulundu.

Depresyon, ciddi bir hastalık

“Depresyon hastalığı bütün dünyada artıyor, bu bilinen bir gerçek” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dünya Sağlık Örgütü, 2020 yılında önlem alınmazsa dünyanın en önemli sağlık sorunu olacağı uyarısında bulunuyor. Depresyonda duyu yitimi yapan bir durum ortaya çıkıyor. Hastalık ölüme yol açmıyor ama kişileri çalışamaz hale getiriyor. Kişinin işlevselliğini bozuyor, fonksiyonsuz hale getiriyor. Bu nedenle çok daha büyük bir risk taşıyor. Son günlerde yer alan tartışmalarda bir bilgi çarpıtması söz konusu. Şöyle bir söz vardır; ‘En tehlikeli yalan abartılmış doğrulardır’ diye. Burada antidepresanlar peynir ekmek gibi kullanılıyor demek doğru. Benim halamın oğlu antidepresanlar yüzünden öldü demek ise kanıtsız konuşmak. Bir bilim kadınına yakışmayacak bir durum var ortada. Söylenenlerin kanıta dayanması gerekiyor. 99 araştırma olumlu sonuç verir bir araştırma bu sonuca uymazsa o araştırmayı alıp kesin kanıt diye sunmak algıları bozar. Tıpkı şeker şurubu kokain kadar zararlıdır demek gibi. ” diye konuştu.

İlaç kanıt düzeylerini belirleme çalışmaları yıllarca sürüyor

Antidepresan ilaçların piyasaya çıkmadan önce çok detaylı inceleme ve araştırmalardan geçtiğini, ilaç kanıt düzeylerinin belirlenmesi için yapılan çalışmaların yıllarca sürdüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şunları söyledi: “Antidepresanlar çıkmadan önce birinci faz çalışmalar yapılır, hatta faz öncesi çalışmalar yapılır. Daha sonra hayvan deneyleri yapılır. Hayvan deneylerinden sonra sağlıklı gönüllüler üzerinde denenir. Bu da yeterli değil, hasta gönüllüler üzerinde denenir. Bunlar denendikten sonra artık üçüncü faza geçilir. Bundan sonra piyasada kullanılırken etkisine bakılır. Bir ilaçla ilgili tüm bu aşamalar 15-20 sene sürüyor. Bu süreç içerisinde bazı yayınlar oluyor, bu konuda 95 olumlu yayın var, 5 olumsuz yayın varsa o 5 bilgiyi alıp 95 bilginin yerine koymak son derece hatalı bir bakış açısı.”

Antidepresanların kanıt düzeyi yıllarca süren çalışmalarla belirleniyor

Antidepresan ilaçlar için kanıt düzeyinin de çeşitli aşamalarla belirlendiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Birinci alt seviyede kanıt vardır. Klinik olgular vardır, şu ilacı kullandım, bu kişiye iyi geldi der, herkes bunu yayınlar. Daha sonra bu klinik seri haline gelir onlarca kişi üzerinde uygulanır, bu da yeterli değildir. Daha sonra klinik araştırmalar yapılır: Açık ölçekli, plasebo kontrollü çift yön çalışmalar yapılır. Bu çalışmalarla bu ilacın, maddenin ya da bitkinin işe yarayıp yaramadığına bakılır. Eğer oradan da olumlu çıkarsa daha geniş ölçekli daha büyük çalışmalar yapılır. Ondan sonra meta analizler oluşur, 4 bin kişilik. Artık kanıt düzeyi yükselmiştir denir” diye konuştu.

Genelleme yapmak son derece sakıncalı

Antidepresanların 30-40 yıl önce ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Antidepresanlar boşuna kullanılıyor. Antidepresanlar işe yaramıyor demek doğru değil. burada abartılmış doğru diyebileceğimiz yalan var. Birkaç örnek vakadan hareketle genelleme yapmak son derece sakıncalı" dedi.

Antidepresan kullanımı kişiye özel olmalı

Doktor önerisi olmadan eş dost tavsiyesiyle antidepresan kullanımının yanlışlığına da dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kişiye özel tedavinin önemini vurguladı. Prof. Dr. Tarhan, şunları söyledi: “Depresyon bir beyin hastalığıdır. Depresyon kişinin beynindeki kimyasal iletimin bozulmasıyla ilgili bir hastalık, bu sadece serotoninle ilgili değil. 10’a yakın kimyasal sorumlu tutuluyor. Birisi olmazsa nöroadrenalin oluyor, dopamin oluyor, endorfin oluyor. Birçok kimyasalların rolü var beyindeki. O nedenle şimdi kişiye özel tıp üzerinde duruluyor. Precision Medicane olarak geçiyor. Mükemmel tıp bulunmaya çalışılıyor. Kişiye özel tedavi, o kişinin bireysel ihtiyaçlarına göre, genetik profilini çıkarıyoruz. Genetik profiline göre en doğru, en uygun, doğru doz, doğru ilaç, doğru süreyi tayin etmeye çalışıyoruz.”

Yanlış kullanımın sonuçlarını antidepresana fatura edemezsiniz

Bunlar yapılmadan, tanıdıkların tavsiyesiyle rastgele ilaç alınırsa hayati derecede yan etkilerin oluşabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Üç antidepresanı bir arada alan kişinin beynindeki serotoninler aşırı artar, kişi maniye girebilir. Kişide ölüm düşünceleri oluşmaya başlayabilir. Kişide intihar düşünceleri oluşabilir. Bunların hepsi antidepresanların yanlış kullanılmasıyla ilgili. Antidepresan kullanımıyla değil. Yanlış kullanım sonucu ortaya çıkan durumları antidepresanlara fatura etmek son derece zihinsel bir çarpıtmadır. Son derece yanlış bir davranıştır. Toplumu yanlış etkileyecek bir durumdur. Antidepresanlar kimyasal silah gibi ilaçlardır, hastalığı yok etmek için üretiliyor. Bu silah yanlış kullanılırsa rastgele kullanılırsa tabii ki bir bedeli olacaktır. Bu nedenle ilaçları evlerde rastgele kullanım ciddi risklidir ve tehlikelidir” uyarısında bulundu.

Doktor kontrolünde kullanılmalı

Antidepresan ilaçların doktor kontrolünde bırakılması gerektiğine de dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Hekimler olarak ilacın türüne göre ilaç kesmede çapraz yöntemler vardır. Bunun yerine geçecek ilaç konulur, biri azaltılırken diğeri artırılır. Genellikle en çok kullanılan yöntem budur. Bu, kişinin bireysel ihtiyacına göre, vücudun ihtiyacına göre, yan etkilerine göre verilir. İlacı alırsa kazanacağı, kaybedeceği şey, almazsa kazanacağı ve ya kaybedeceği şey, ona bakılır. Eğer almazsa kaybedeceği şey daha fazlaysa, risk yönetim, yapılır. O riskler takip altına alınır. Bu nedenle ilaçlar kademeli bir şekilde bırakılmalıdır. İlaçlar aniden bırakılırsa ribaund etki dediğimiz, geri tepme gibi başka yan etkiler ortaya çıkıyor. Sonuçta bu ilaçlar bıçak gibidir. İyi kullanılırsa ekmeği keser, yanlış kullanılırsa adamı yaralar” diye konuştu.