Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Küçük değil doğal ve nefes alan burun güzeldir

Küçük değil doğal ve nefes alan burun güzeldir

Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Denizhan Dizdar; hastaları, doktorlarından küçük değil doğal burun istemeleri konusunda özellikle uyarıyor. “Gerçek dışı beklentiler ve burnun fizyolojisi dikkate alınmadan yapılan cerrahiler; aşırı küçültülmüş, doğallıktan uzak ve nefes alamayan burunlara yol açar. En güzel burun; küçük değil, doğal ve nefes alan burundur!”



“Ülkemizde en fazla yapılan estetik ameliyatların başında, burun estetiği ameliyatı geliyor” diyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Denizhan Dizdar, “Burun; yüzün ortasında simetriyi sağlayan, profilden bakıldığında sırtındaki eğim ile çene ve alnı ortaya çıkaran, yüzün ifade ve harmonisinde çok önemli bir organdır. Ancak tabii ki burnun en önemli özelliği, nefes ve koku almayı sağlamaktır” diyor.

SOSYAL MEDYA TALEBİ ARTIRDI
“Son 10 yılda gelişen trendler ve sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle insanlar, kendi görüntülerine çok daha fazla önem vermeye başladı. Burun estetiğine olan talebin artması da bu zamanlara denk geliyor” diyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Denizhan Dizdar, burun estetiği ameliyatları hakkında bilgi verdi:

FİZYOLOJİK SINIRLAR GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULMALI
“Burun estetiğinin ilk zamanlarında talep hep daha küçük, doğal olamayacak kadar minik burunlar yönünde oldu. Yıllarca burun ameliyatları hep burunu küçültmeye yönelik planlandı ve yapıldı. Ancak yıllar içinde güzel görüntü adına çok küçültülen burunlara sahip insanlar hiç ummadıkları bir problemle karşılaşmaya başladılar: Burundan nefes alamamak. Burnun fizyolojik sınırlarından daha fazla küçültülmesi, hava akımını bozarak etkin nefes almayı engeller. Burun tıkanıklığı; gece ağzı açık uyuma, horlama ve diğer burun hastalıklarını gündeme getirir. Hatta profil, ameliyat ile güzelleştirilmek istenirken burundan nefes alınamaması sonucu, sürekli ağzı açık olmak zorunda kalındığından; dikkat sürekli ağız ve dudaklara yönelebilir. Günümüzde burun estetiğiyle uğraşan cerrahlar olarak bizler bilmekteyiz ki; burun güzelleştirilirken, fizyolojik sınırlar göz önünde bulundurulmalıdır. İşte burada ‘fonksiyonel’ yani çalışan, işleyen burun estetiği gündeme geliyor.”

GERÇEK DIŞI BEKLENTİLER DOĞALLIKTAN UZAKLAŞTIRIYOR
“Burun ameliyatları yapılırken mutlaka burnun içerisindeki problemler göz önünü alınmalı ve çözülmelidir” diyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Denizhan Dizdar, “Burun anatomisine hakim bir cerrah; hem nefes alınmasını sağlayacak, hem de yüzün simetrisine uygun burnu ortaya çıkarabilecektir. Gerçek dışı beklentiler ve burnun fizyolojisi dikkate alınmadan yapılan cerrahiler; aşırı küçültülmüş, doğallıktan uzak ve nefes alamayan burunlara yol açacaktır. Unutulmamalıdır ki; en güzel burun küçük değil, doğal ve nefes alan burundur” diyor ve hastaları, doktorlarından küçük değil doğal burun istemeleri konusunda özellikle uyarıyor.
NEFES BORUSUNA KAÇAN FISTIK 3 AY SONRA ANLAŞILDI!

NEFES BORUSUNA KAÇAN FISTIK 3 AY SONRA ANLAŞILDI!

2,5 yaşındaki Emir, nefes borusuna kaçan fıstığın son anda çıkarılabilmesiyle ölümün eşiğinden döndü. Ancak, çıkarılan aslında fıstığın sadece küçük bir parçasıydı. O akşamdan itibaren küçük çocuk ve ailesi üç ay sürecek kabus dolu günlere uyandı. 



Gittikleri hekimlerden, lösemiden bile şüphelenen oldu. Acıbadem Fulya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran’a başvuran aile, “Reha hocamız fıstığı çıkardı ve oğlumuz yeniden doğdu, tabi onunla birlikte biz de” diyor. Prof. Dr. Reha Baran fıstık çıkarılmasaydı küçük Emir’in bir süre sonra akciğerinin çürüyebileceğini belirterek, ebeveynleri çocuklarda çok sık görülen boğaza yabancı cisim kaçması riskine karşı uyarıyor. İşte, ailelere ibret olacak öykünün ayrıntıları, önemli uyarılar ve öneriler…


Küçük Emir bir akşam, ilkokul birinci sınıfa giden ağabeyiyle fıstık yiyordu. Birkaç fıstığı birden ağzına atınca ağabeyi elinden paketi çekti, Emir ağlamaya başladı. Ağlamasıyla birlikte boğazına kaçan fıstık küçük çocuğu ölümün eşiğine getirdi. Nefessiz kalan ve morarmaya başlayan çocuk annesinin müdahalesiyle kurtarıldı ancak bir gün sonra ateşi 40 dereceye çıkmış, nefesinde hırıltı ve inatçı bir öksürük belirmişti. Hemen doktora gittiler. Annesi hekime bir akşam önce yaşadıkları fıstık kazasını anlattı ama doktor ‘kustuysa çıkmıştır’ diyerek antibiyotik şurup verdi. Tedaviden fayda göremeyen aile bu kez kendi çocuk hekimine götürdü Emir’i. Anne Dilek Koca “Onca iğne ve antibiyotik şuruplardan fayda görmüyordu. Zaman zaman ateşi çıkıyor, öksürüğü ve hırıltısı hiç gitmiyordu. Kendi hekimimize de daha sonra gittiğimiz diğer hekimlere de hep fıstık kazasından sonra bu sorunların olduğunu anlattım ama hastaneye yatırdılar, bugüne dek birçok antibiyotik şurup ve antibiyotikli iğne tedavisi uyguladılar hatta lösemiden bile şüphelenen doktor oldu; ama hiçbiri de fıstıktan olacağını düşünmüyordu. ‘Fıstık kalmış olsaydı akciğer filminde görülürdü, kusturduğunuza göre fıstık çıkmış’ diyorlardı. Bu sürede oğlum 3 ayda 3 kilo kaybetti, sarardı. Hayatımız kabusa dönmüştü” diyor.

Fıstık parçası ana nefes yolunu tıkamıştı

Koca ailesi küçük çocuklarının gözlerinin önünde eriyişine durmaksızın çare ararken gittikleri bir çocuk hekimi filmde fıstığın yarattığı bazı değişiklikleri fark etti ancak hastanede bu fıstığı çıkarmak için gerekli cihaz olmadığını söyledi. Koca ailesi, araştırmaları sonucu Acıbadem Fulya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran’a ulaştı. Anne babadan üç ay önceki fıstık kazası öyküsünü dinleyen ve akciğer grafisini inceleyen Prof. Dr. Reha Baran, aynı gün yarım saat süren işlemle küçük Emir’e yeniden hayat verdi. Prof. Dr. Reha Baran “Hemen anestezi ekibiyle konuşarak Emir’i yüz maskesiyle uyuttuk, çocuk tipi bronkoskoplarla nefes yoluna girdik ve yabancı cismi çıkardık. Fıstık parçasını çıkarınca tamamen sağlığına kavuştu” diyor.

Akciğeri bir süre sonra çürüyecekti!

Prof. Dr. Reha Baran, fıstık parçasının bir süre daha küçük çocuğun nefes borusunda kalması durumunda, halk dilinde ‘çürüme’ denilen enfeksiyona bağlı yapı değişikliklerine yol açacağını ve uzun vadede sol akciğerini hiç kullanamaz hale geleceğini belirterek, “Fıstık parçası tam sol ana bronş dediğimiz, sol tarafa giden ana nefes yolunu tamamen kapamıştı. Kapattığı için de akciğer havalanmıyor veya hava girip çıkamıyordu. Bu nedenle akciğer şişiyor ve daha sonra iltihap gelişiyor, çürüyor; bildiğiniz yok oluyor. Bu, erişkinde bile sorun yaratır. Fıstık parçasını çıkarmasaydık Emir sürekli enfeksiyonlarla çok büyük sorunlar yaşayacak, akciğerini kaybedebilecekti” diyor.

“Oğlumuzla birlikte biz de yeniden doğduk”

Küçük Emir’in annesi Dilek Koca ve babası Temel Koca “Reha hocamız fıstığı çıkardı ve canımıza yeniden can verdi. Oğlumuzun hiçbir şikayeti kalmadı. Operasyondan kısa bir süre sonra aynı gün hastaneden taburcu olduk. Oğlumuzla birlikte biz de yeniden doğduk” derken, Prof. Dr. Reha Baran, ebeveynleri, çocuklarda çok sık görülen boğaza yabancı cisim kaçması riskine karşı uyarıyor.



Yabancı cisim kaçması çok sık görülüyor!

Çocuklarda hayati riske yol açan en tehlikeli kazalardan birinin boğaza yabancı cisim kaçması olduğunu; en çok fıstık, fındık, üzüm, leblebi gibi kuruyemiş, nohut, oyuncak parçaları ve kalem kapağı kaçmasıyla karşılaştıklarını belirten Prof. Dr. Reha Baran “Örneğin çocuk kalem kapağını ağzına alıyor ve o sırada gülerken ya da başka şeyle ilgilenirken bir anda kalem kapağı nefes borusuna kaçabiliyor. Bu tür kazalarla çok karşılaştığımız için ailenin şüphesi çok büyük önem taşıyor. Aile ‘biz bundan şüpheliyiz’ dedikleri anda hiç zaman kaybetmeden bakmak lazım çünkü nefes yolları, yemek borusu gibi açılan bir yer değil. Nefes borusu kapalı bir organ, daha gideceği yer yok. Nefes borusunu aspire ettikten sonra yani emerek çektikten sonra orayı tıkıyor ve ölümcül olabiliyor” diyor.
Bu Hormonlar Kadın Doğasının Şifrelerini Veriyor

Bu Hormonlar Kadın Doğasının Şifrelerini Veriyor

Bazıları bir anda ağlatıyor, bazıları iyi ve enerjik hissettiriyor, bir kısmı da hassaslaştırıyor. Erkekler sıklıkla kadınlardaki ani değişimlere anlam veremediklerinden yakınırken, bunun nedeninin büyük bir çoğunlukla hormonlar olduğu belirtiliyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında Memorial Şişli Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Ayşe Çıkım Sertkaya, kadınların yaşamını şekillendiren ve doğasını özetleyen hormonları anlattı.




Kadında doğurganlık özelliği önemli bir faktör
Kadında baskın hormon östrojendir. Bu hormon erkeklerde de bulunur ancak kadında mutlak hakim olarak karşımıza çıkar. Erkekte ise bu görevi yani mutlak rolü testosteron üstlenir. Bütün vücut özelliklerini bu hormonlar belirler. Kadında yumuşak cilt, deri altı yağ dokusu, sesin inceliği, karakterin daha yumuşak olması östrojene bağlıdır. Kalın ses, saç-sakal, kas kütlesi, sert bir mizaç ise testosteron etkinliği altındadır. Bu iki hormonun vücutta kurduğu bir denge vardır ve bu sarsıldığında her şey bozulabilir; yani obezite, insülin direnci gibi çeşitli hastalıklar ortaya çıkabilir. Kadın her ay yumurtlama, gebelik ve bir bebek dünyaya getirmeye dönük olarak doğal sürecini sürdürür. Erkekte ise testosteron ergenlik döneminde en yüksek seviyeyi ulaşarak 65 yaşa kadar etkin olur. Dünyadaki her şeyin östrojen ve testosteron hormonlarının temelinde yükseldiğini söylemek mümkündür.

Hormonlar davranışları etkiliyor
Kadının davranış biçiminde yaşanan değişimlerde hormonlar yani östrojen ve progesterona bağlı siklus değişimleri etkindir. Kadında o dönem bu hormonlardan hangisi hakimse onun etkisi altında kalır. Reglinin ilk günü östrojenin başlangıç günü olarak kabul edilir ve bu hormon değeri git gide yükselir. 15. gün yani reglinin tam ortasına gelindiğinde ovülasyon yani yumurtlama gerçekleşir ve östrojen de en yüksek seviyeye ulaşır. Yumurtlama dönemi kadının en farklı olduğu dönemdir. Östrojen seviyesinin yükselmesine bağlı olarak güzelleşir, cildi ışıl ışıl parlar, hareketlidir, canlıdır ve hem sosyal hem iş hayatında çok daha verimli olur. Bu dönem ayrıca çocuk yapmak için de en uygun süreçtir. Hamileliğin oluşmasıyla birlikte ise farklı hormonlar devreye girer.

Yeni yaşamın ilk habercisi “Beta-HCG hormonu”
Yumurtlama sonrası eğer döllenme olur ve bir kadın hamile kalırsa beden dünyaya gelecek bebek için eşsiz bir hazırlığa başlar. Kadının bedeni tamamen bebeği korumaya ve onu sağlıklı tutmaya dönük olarak çalışır. Bebeğin eşi plasenta ile kadında Beta-HCG hormonu salgılanır. Gebeliği müjdeleyen hormon olarak da bilinen HCG, anne adayında mide bulantısına yol açarken asıl işlevi yani bebeği koruma rolünü üstlenir. Gebeliğin ilk 3 ayında yani plasentanın oluşum sürecinde etkin olan Beta-HCG, progesteron hormonunu uyararak bedende yeni hazırlıkların ilk sinyalini verir.

“Progesteron hormonu” ağlatıyor
Progesteron hormonu bebek için yumuşacık bir yatak oluşturarak onu korur. Bebeği besleyen damarlar ve kan akımının oluşmasında önemli rol üstlenir. Bedendeki tüm gıdalar bu kanal aracılığıyla bebeğe ulaşır. Bebeği beslemek için annenin şekeri yükselir, kemiklerinden kalsiyum çekilir, tiroit hormonları uyarılır. Bebek büyümeye başlar, bebek büyüdükçe bu etkiler de artar. Progesteron bebeği koruyup kollarken annede ise ani duygu durum değişikliklerine de neden olur. Sadece gebelik süreci değil, regl döneminde de progesteronun yükselişiyle kadında aşırı duygusallık ve ağlama hali görülebilir. Duygu durum değişiklikleri kadından kadına elbette farklılık gösterebilir. Her bir kadında farklı bir reseptör uyarılır; kimi ağlarken kimi sinirlenir, kimi aşırı mutlu olurken kimi de aşırı telaşlı olabilir.

Oksitosin hormonu tüm acıları unutturuyor
Bebeğin anne karnında gelişimini sürdürdüğü dönemde hormonlar kadını idare eder. Mutluluk ve sevgi hormonu olarak da bilinen oksitosin, uterus yani rahmi kasarak anne adayını doğuma hazırlar. Ayrıca süt kanallarını da uyararak anne için emzirme sürecini başlatır. Kan basıncını düşürerek, rahatlama sağlar. En önemli özelliklerinden biri ise unutmaya yardımcı olur. Doğumda en yüksek seviyeye ulaşan oksitosin hormonu doğum sonrası yavaş yavaş azalır. Bu hızlı düşüşle unutkanlık yaşanır. Eğer bu hormonal değişim yaşanmazsa bir kadın doğumda çektiği acıyı an be an hatırlamaya devam eder ve bir daha asla doğum yapmak ya da bebek sahibi olmak istemeyebilir. Bu nedenle oksitosin hormonu burada önemli bir rol üstlenir.

Tiroit hormonu kadını yavaşlatıyor
Tiroit hormonu kadında da erkekte de etkindir ancak kadında farklı tepkilere neden olabilir. Bu hormon zihni dinç tutar, kişiyi dinamik kılar ve metabolizmayı korur. Tiroit hormonu kadın için daha özeldir çünkü menopoz sonrası tiroit bezi bozuklukları ortaya çıkar. Örneğin menopoza giren kadınlar bu süreçte zihinsel yetilerinin zayıfladığını, eskisi kadar dinamik bir zihne sahip olmadıklarını söylerler. Ayrıca hareketsizleştiklerini, kilo aldıklarını belirtebilirler. Bu süreçte muhakkak tiroit hormonlarına bakılması önem taşır. Kadını yavaşlatmak üzere olan bir sistemin kapısını aralayan tiroit yetersizliklerine zamanında tanı konulması ve tedavi uygulanması önemlidir. Ayrıca menopoz da asla olumsuz bir süreç olarak görülmemelidir.
 Sessiz ve kör edici hastalık “Glokom”

Sessiz ve kör edici hastalık “Glokom”

Dünyada görme kaybı nedenleri arasında katarakttan sonra ikinci sırada yer alan glokom yani göz tansiyonu sessizce ilerliyor ve yaşam kalitesini bir anda düşürebiliyor. Gözde glokomun oluşturduğu hasar bir an önce tespit edilip, hastalık kontrol altına alınmadığı takdirde geri dönüşü olmayan tablolara yol açabiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Dr. Bekir Sıtkı Aslan, “8-14 Mart Dünya Glokom Haftası” öncesinde göz tansiyonu hakkında bilgi verdi.



Sessiz ve kör edici hastalık “Glokom”
Glokom, görme bilgisini beyne taşıyan görme sinirinde ilerleyici hasara neden olan bir göz hastalığıdır. Glokomun en yaygın şekli, gözün içinde oluşan sıvının fazla salgılanmasına veya sıvının dışa akımında direnç oluşmasına bağlı göz içi basıncındaki artıştan kaynaklanır. Bu basınç artışı zamanla görme kaybına ve tedavi edilmezse körlüğe neden olabilir. Bir kez geliştiğinde, görsel hasar çoğunlukla geri döndürülemez. Bu durum, glokomun "sessiz kör edici hastalık" ya da "görmenin gizemli hırsızı" olarak tanımlanmasına yol açmaktadır.

Diyabet hastaları ve ailesinde glokom görülenler dikkat!
Her yıl iki milyondan fazla insan glokoma maruz kalıyor ve glokom, dünya genelinde katarakttan sonra körlüğün ikinci en önde gelen nedenidir.Herkeste glokom gelişebilir, ancak 60 yaşın üstündeki insanlar, ailesinde glokom öyküsü olan kişiler veya diyabetliler daha yüksek risk altındadır. Gözlerinizi kontrol altında tutmak ve glokom semptomlarının farkında olmak, erken tanı için yararlı olur.

Erken teşhis körlüğün önüne geçiyor
Glokom için mutlak bir tedavi yoktur, ancak hastalık erken teşhis edilip tedavi edilirse görme kaybı ve körlük önlenebilir. Kişinin yaşı ne olursa olsun, düzenli göz muayenelerini aksatmaması önemlidir. Bu konuda öneriler şöyle sıralanmaktadır:
  • 40 yaşın altındaysanız, her iki ile dört yılda bir kontrol için göz hekimine başvurulması önerilir, yaş arttıkça muayene olma sıklığı artırılmalıdır.
  • 55 yaşından sonra her iki yılda bir gözlerinizi muayene ettirmelisiniz.
  • Ailede göz hastalıkları öyküsü ya da glokom riskinden endişe duymanız halinde mutlaka göz muayenesi olmanız gerekmektedir.
Doktorunuz görme keskinliği testi ve görme alanı testi ve göz içi basıncı da dahil olmak üzere, bir dizi test yoluyla glokom olup olmadığını tespit edebilir. Göz bebeğini büyüterek yapılacak bir göz muayenesi, doktorların retina ve optik sinirlerinize herhangi bir hasar olup olmadığını kontrol etmesine yardımcı olur.

Sağlıklı beslenme ve egzersiz glokom riskini azaltıyor
Araştırmalar, yaşam biçiminin glokom riski üzerinde bir etkisi olabileceğini göstermektedir. Yapılan bir araştırmada, günde 1 porsiyon yeşil yapraklı sebze yemenin aslında glokom riskini yüzde 30 düşürebileceğini göstermektedir. Buna ek olarak, şeker hastalığı gibi obezite ile ilişkili bozukluklar, glokom ve görme kaybı riskinde artışa neden olabilir. İdeal kilonun korunmasına özen gösterilmelidir, doğru diyet ve egzersiz planlaması çok önemlidir.

Masa başı çalışanlar 20-20-20 kuralını uygulayın
Bütün gün masa başında çalışıp bilgisayar ekranlarına bakanlar, gözlerini rahatlatmak için 20-20-20 kuralını uygulayabilirler. 20 dakikada bir 20 saniye 20 adım ileri bakmak göz yorgunluğunu azaltarak gibi göz içi basıncının da düzenlenmesine katkıda bulunabilir. Ayrıca ağırlık kaldırma veya yogadaki belirli pozisyonlar gibi belirli egzersizler göz basıncını artırabilir. Bu nedenle glokomun önlenmesi veya tedavi edilmesi için yeni bir egzersiz planına başlamadan önce mutlaka bir uzmana danışılmalıdır.
Böbrek sağlığı için bu 15 altın kurala dikkat edin

Böbrek sağlığı için bu 15 altın kurala dikkat edin

Kronik böbrek hastalarının yaklaşık %40’ını şeker hastaları, %30’unu da hipertansiyon hastaları oluşturuyor. Kronik böbrek yetmezliği için risk altındaki kişilere yönelik düzenli tarama ve etkin tedavi ile hastalığın ilerlemesi önlenebiliyor. Böbrek yetmezliğinin, her yaşta ve cinsiyette oluşabildiği bilinse de, özellikle 40 yaşından sonra ve kadınlarda daha sık görülüyor. Memorial Antalya Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Op. Dr. A. Egemen İşgören, 8 Mart Dünya Böbrek Günü nedeniyle böbrek sağlığı hakkında bilgi verdi.



Kadınlarda daha çok görülüyor!
Kronik böbrek yetmezliği böbreğin süzme fonksiyonlarındaki ilerleyici azalma olarak tanımlanmaktadır. Hastalık sıklıkla sinsi seyrettiği için, hastalığın toplumda görülme sıklığı ve yaygınlığı artmaktadır. Düzenli tarama yapılmadıkça erken evrelerde teşhisi zordur. 10 kronik böbrek hastasından sadece biri hastalığın farkındadır. Farkındalığının ve erken tanısının düşük olması nedeniyle, hastalık sıklıkla son dönem böbrek yetmezliği evresine ilerler.

Geceleri çok sık idrara çıkıyorsanız…
Hastalık gece idrara çıkma sıklığındaki artışla kendini gösterebilir. Gece bir seferden daha fazla idrara çıkan hastaların böbrek fonksiyon testlerini yaptırması erken tanıda önemlidir. Ödem, tansiyon kontrolünde zorlaşma, idrarda köpüklenme, idrarda mikroskopik ya da gözle görülür kanama veya protein kaçağının olması gibi durumlar diğer belirtiler arasında yer almaktadır. Son dönem böbrek yetmezliğine ulaşmış hastalarda iştahsızlık, bulantı, kusma, kaşıntı, kramp, halsizlik gibi şikayetler görülebilir.

Kronik böbrek hastalığı için en yüksek risk faktörleri şunlardır;
  • Şeker hastalığı
  • Tansiyon yüksekliği
  • Kalp-damar hastalıkları
  • Obezite
  • İleri yaş
  • Ailede böbrek hastalığı varlığı
Düzenli kontroller önemli
Hipertansiyon ve şeker hastalarının kronik böbrek hastalığına yakalanma riskleri yüksektir. Bu nedenle bu hastaların böbrek fonksiyonlarının daha yakından takip edilmesi önemlidir. Hiçbir şikayetleri olmasa da en az 6 aylık periyotlar ile böbrek fonksiyonlarına bakılmalıdır. Ayrıca böbreğin kistik hastalıkları, kronik ve tekrarlayan böbrek enfeksiyonları, idrar yollarına ait kaçaklar, böbrek taş hastalıkları, özellikle romatizmal ya da ağrı kesici ilaçların uzun süreli kullanımları gibi durumlar, böbrek hastalığına yakalanma riskini artırabilir.

Kolayca teşhis edilebilir
Kronik böbrek hastalığı basit ve ucuz kan ve idrar testleri ile kolayca teşhis edilebilir. Erken evrede saptandığında hem kronik böbrek hastalığına özgü genel önlemler, hem de altta yatan veya eşlik eden hastalıklara yönelik tedavi yaklaşımları ile ilerlemesi engellenebilir veya geciktirilebilir. Üstelik riskli bireylere yönelik etkin tarama ve tedavi ile hastalığın gelişimi önlenebilir.

Böbrek sağlığı için bu 15 altın kurala dikkat edin;

1-Düzenli egzersiz yapın
2-Sağlıklı beslenin ve ideal vücut ağırlığınızı koruyun
3-Tuzu azaltın
4-Günde ortalama 2-2,5 litre su tüketin
5-Sigara kullanmayın
6-Aşırı alkol tüketiminden kaçının
7-Gereksiz yere ağrı kesici ve antibiyotik kullanmayın
8-Taş ve idrar yolu enfeksiyonlarının nedenini öğrenin
9-Kan basıncınızı takip edin
10-Kan şekerinizi belirli aralıklarla kontrol ettirin
11-Magnezyum içeren besinler tüketin
12-Gazlı ve şekerli içeceklerden uzak durun
13-Kafein kullanımını belirli bir miktarda tutun
14-İdrarı mesanede tutmaktan kaçının
15-Lahana, karnabahar, kırmızıbiber, sarımsak, soğan, elma, kızılcık, yaban mersini, ahududu, çilek, kiraz, kara üzüm, yumurta beyazı, balık ve zeytinyağı tüketin